Ürün Adı: Volga Hüznü
Ürün Kodu: 2000
Bu ürün 374 kez incelendi.

“Volga bilir. Volga oradaydı. Volga meraklıdır. Anlamak ister. Sözcükleri söküp alır en derinlerden, acıları, anıları, öykülerimizi ırmağın ta ötelerine taşır, denize ulaşırken çoğalır öykülerimiz.(...) Bazı ırmaklar sert, bazıları yumuşak ve sakindir. Kimisi sığ, soğuk, çamur rengidir. Irmaklar millerce taş yataklarından sürükler öyküler getirir bize. Öylesine çok ki, ırmak taşıyamaz hepsini, öyle çok ki anlatacakları öyküler.” (s.69)

 

Raşel Rakella Asal’ın kaleme aldığı Volga Hüznü ilk bakışta, çeşitli gezi izlenimlerinin yer aldığı bir gezi kitabı gibi görünüyor. Okur, yapıtın derinliğine indiğinde  Volga Hüznünün “klasik” bir gezi kitabından ayrılan öyle çok yönü olduğunu görüyor ki; kitapta anlatılan dünyaya kendini bırakıyor. Sayfalar boyunca Volga üzerinde bir gemide yazarla birlikte yol alırken, bir taraftan da anılara, geçmişe, tarihe, yazın yapıtlarına, mimari güzelliklere ve kültürel, sanatsal değerlere açılıyor. Yazarın kaleminin açtığı yolda ufuklarını genişletme olanağı buluyor. Anı, gezi, deneme, mektup, roman, öykü, biyografi, günce, şiir gibi birçok türün birbiriyle kaynaştığı, yoğun duyguların derin düşüncelerle bütünleştiği bir “zaman senfonisi” sunuyor okura bu kitap.

Volga Hüznü için  “metinlerarası ilişkiler” kurularak yazılmış bir yapıt denilebilir. Metinlerarası yöntem kullanılan yapıtlarda “yazınsal metin, farklı metinlerin bir kesişme yeri olur ya da söylemsel parçaların bir “kolaj”ına dönüşür. Geleneksel romanda olduğu gibi, böyle bir yöntemle dünyanın bir görünümü değil, yazının kendi başına anlam üretebileceği metinsel bir görünüm sunmak söz konusudur. Metinlerarası göndergelere, yani ayrışık sözcelere  çok yer veren postmodern yapıtlar, çeşitli yazınsal türlerin de bir kesişme yeri olurlar; yani aynı söylem içerisinde özyaşamöyküsü, roman yazısı, yazınsal eleştiri; tarihsel, ruhbilimsel, bilimsel  vb. söylemlere de yer verilir.(...) Marc Angenot’un belirttiği gibi, klasik metnin benzeşiklik ve birlik ilkelerinin karşısına metinlerarası söylem ile bir ayrışıklık ve çokluk (çokseslilik) ilkesi çıkar.” (1)  Metinlerarasılık bir biçem seçimidir ve bu seçimin nedenlerinden biri de yeni bir okur profili yaratmaktır. Metinlerarasılık ve parçalılık konusundaki bir söyleşide Doç Dr. Kubilay Aktulum şunları belirtmektedir: “ Okur artık edilgen bir alıcı değildir, yönlendirilen, yazarın kaprislerine uygun olarak devinen, onun metnindeki bilmeceyi çözmeye zorlanan, eğitilen biri olmaktan çıkarılır, bir iletişim aracı olarak yazınsal metinden kendi anlamlarını da çıkarması beklenir. Dolayısıyla da yapıt tekanlamlı, tekodaklı, kısacası teksesli olmaktan çıkarılır, alımlama estetiği çoksesli bir okuma alanı yaratılarak okurun önüne çokboyutlu, devingen bir metin konmasını gerektirir. Bu çoksesliliği yaratmanın yollarından birkaçıdır metinlerarasılık, uzatısallık ve parçalılık.”(2)

Okurken bazen durup düşünüyor, bir şeyleri sorgulama gereksinmesi duyuyorsunuz. Bazen anlatılan kentleri, yerleri gözünüzde canlandırıyor, bilgi dünyanızı zenginleştiriyorsunuz. Arada bir Rus edebiyatının başyapıtlarının içinde buluyorsunuz kendinizi.Volga Hüznü’nü okuyup bitirdikten sonra ruhunuzda hüznün değil umudun izleri kalıyor. Yazar,  yoğun anlamları, farklı imgelerle oluşturduğu için düşle gerçeğin uyumlu birlikteliğinden özgün tatlar alıyorsunuz okudukça. Giderek yaşamınızdaki anlamların çoğaldığını, zenginleştiğini; yaşamın senfonik bir şiir gibi ufkunuza serildiğini duyumsuyorsunuz.

Raşel Rakella Asal, 1998 yılında, değişim ve dönüşümlerin çalkantıları ve çelişkilerini yaşayan Rusya’ya gidiyor. Önce St. Petersburg’dan başlıyor geziye, Volga üzerinde bir nehir gemisiyle Moskova’ya doğru uzanırken, anıları, izlenimleri, birikimleri ve düşlerini de harekete geçirerek, bizi Rus Edebiyatı yazarlarının yaşamöyküleri ve yapıtları içinde  gezdiriyor.

 

Volga Hüznü’nde en  merkezde yer alan  kavram bence “zaman”. Zamanın içinde insanın, kendisini, toplumu ve dünyayı anlama çabası... Geçmişe ve şimdiye gidiş gelişlerle bir “zaman yolculuğu” bu.  St Petersburg, Moskova ve diğer kentlerde şimdiki zamanın akışını verirken, kültürel ve mimari yapıtlarda, müzelerde geçmiş zamanın nasıl yoğunlaştığını da gösteriyor okura. Şimdide yaşayan geçmişin, tarihin tadını, rengini, kokusunu duyuruyor. Raşel  Rakella Asal; tarihin soluk alışına tanık ediyor bizleri. Bir yandan da çağrışımların kapısını aralıyor. Bir bakıyoruz  Dostoyevski,  Puşkin, Gogol, Tolstoy canlanmış, yazarla konuşuyorlar. Geçmiş zaman, sürekli olarak şimdi’ye sızıyor. Düşsel söyleşilerle bu yazarları daha iyi tanımamamızı sağlıyor R.Rakella Asal. Dostoyevski’yi canlandırıyor düşlerinde; onu, birlikte yol alacakları bir serüvenin içine çekiyor: “İşte geliyordun.  İlk kez senden önce gelmiştim. Yaklaşıp karşında durdum. Hemen söze girecektim ki ‘Neden beni izliyor, rahat bırakmıyorsun?’ dedin.(...) ‘Senin ülkene geldim, sırf senin için. Seni görmeye geldim. Hayatı olağanüstü yansıttığın eserlerinde gezinmek yetmedi, ülkemden kalkıp buralara seni bulmaya geldim’ dedim.(...) Neydi bu suskunluğun adı? Sürgün çığlığı vurmuştu yüzüne. Kendi korkularına bakıyordu sanki. Gözlerindeki erimişliğe, incelmişliğe bakarak sormak istiyordum hep: N’oldu? Senden, yüreğinden neler gitti? Ama soramıyordum nedense; sana bakmaktan, seni uzun uzun incelemekten başkası elimden gelmiyordu. Sen de öyleydin; konuşmuyor; bana bakıyordun hep.” (s.76-77) Düşsel bir aşka tanık oluyoruz ilerleyen sayfalarda.  Daha sonra başka bir yazarın; Tolstoy’un yaratma sancılarıyla özdeşleşiyoruz. Yaratıcılığındaki gizin çok çalışmak, gözlem yapmak, araştırmak ve sabretmek olduğunu kavrıyoruz. Savaş ve Barış’ı yedi defa gözden geçirip yeniden yazdığını, bu eserle ilgili taslakların büyük sandıkları doldurduğunu, savaşın geçtiği yerlerde Tolstoy’un at üzerinde iki gün dolaştığını öğreniyor; insanlar arasında, kütüphanelerde en ufak bir ayrıntıyı bile kaçırmadan sabırla araştırma yaptığına tanık oluyoruz. On dokuzuncu yüzyıla özgü gerçekçiliğin romandaki olağanüstü başarısının kaynaklarına iniyoruz böylelikle. Raşel Rakella’nın, başyapıtların yaratılmasıyla ilgili yorumu çok ilginç: “ Bir insanın kendini yaratması tıpkı ‘şaheserlerin’ yaratılması gibi zaman alıyor. Zamanı iyi kullanıyor muyuz? Yeteneklerimizin olgunlaşmasına ve meyve vermesine olanak veriyor muyuz? Becerinin temeli tekrar. Ustalaşmak ise süre istiyor. İstiyor, hep  istiyor doyumsuz bir biçimde, hep istiyoruz... başarıyı, parayı, sıhhati, sevgiyi, aşkı... Her şeyi... VE HEMEN ANINDA!” (s. 103) Bu satırlarda, çağımızın hız üzerine kurulu dünyasında başyapıtların ol(a)mayışının nedenlerine iniyoruz. Her şeyin anında oluşup anında tüketildiği bir dünyadayız çünkü...

Ne çok şey öğreniyoruz farkında olmadan. Bilinç akışını ilk deneyen yazarın  Tolstoy olduğunu; Anna Karenina’da  bu tekniği denediğini, Puşkin ve Lermantov’un düelloda öldüklerini... Nazım Hikmet’in mezarını ziyareti sırasında derin bir heyecan yaşadığını anlatıyor yazar. Nazım’ın yaşamından bazı kesitler aktararak onun güzel dizelerine de yer veriyor. Sonra Gogol’ün Burun ve Palto öykülerinin içine giriyoruz birdenbire. Küçük, yoksul memurların acıklı yaşamlarına gömülüyoruz.. Tolstoy’un Anna Karenina’sının iç çelişkilerle dolu dünyasına da konuk oluyoruz yazarın yolculuğu içinde. “ Arabayı Theodore sürmekte, uşak Peter de arabacının yanındaki yerinde oturmaktadır. Anna, Obilralovka trenine binmek üzere istasyona doğru yol alır. İstasyona doğru giderken bilinç akışı yeniden başlar: ‘ Son olarak o kadar iyi düşündüğüm şey neydi bakayım?’ Anna hatırlamaya çalıştı. ‘Tıyvtkin, Coiffeur’ mü? Hayır, o değil. Hah tamam! Yaşvin’in söylediği: İnsanları birbirine bağlayan biricik şey, hayat kavgası ve kindir.’” (s. 39) Bu noktada Umberto Eco’nun kurmaca karakterlerle ilgili düşüncelerine değinmek yerinde olur: “Kurmaca karakterleri ciddiye almak, metinlerarası bir anlatı da yaratır; böyle bir anlatıda, bir başka romandaki bir karakterin bir romana ya da bir oyuna girişi, neredeyse bir gerçeklik işareti  işlevi görmektedir.(...) Kurmaca karakterler bir metinden ötekine göç edebildiklerinde, gerçek dünyada yurttaşlık hakkı elde etmiş ve onları yaratan anlatıdan bağımsız hale gelmiş olurlar.” (3)

“Bu kitapta birbiri içinde  kaç yolculuk var?” diye düşünmeden edemiyor insan. Bence birçok yolculuk var bu kitabın sayfalarında. Birincisi, yazarın Volga üzerinde bir nehir gemisiyle, somut gerçekliğin içinde yer aldığı yolculuk. İkincisi, geçmiş ve şimdiye gidiş gelişlerle oluşturduğu “zaman ve tarih yolculuğu”. Üçüncüsü, Rus Edebiyatı yolculuğu. Bu yolculukta yazar “anlatı ormanlarına” dalıyor ve bizi de bu ormanlarda dolaştırıyor. Dördüncüsü, yazarın anıları, izlenimleri, duyguları ve düşlerini harekete geçirdiği “iç yolculuğu”. Yazar, kendini zamanın içinde anlamaya ve yaşamı anlamlandırmaya; dolayısıyla kendini var etmeye çalışıyor. Beşinci yolculuk ise gezdiği yerlerde toplumu, toplumsal değişim ve dönüşümleri gözlemlediği “ toplumsal yolculuk”...

Her anlatı  bir yolculuktur aslında. Bu konuda değerli araştırmacı Jale Parla şunları yazıyor:“Bu eğretilemenin kapsadığı bir de yazarın yaratıcılık ve okurun okuma yolculuğu vardır ki bunlar da hesaba katılınca yolculuk metaforu açık uçlu, bitmemiş bir metafordur.”(4) Metinlerde yolculuk, Jale Parla’nın bakışından şöyle anlatılıyor:  “Yeni çağın bireyi gelişen, değişen, büyüyen, olgunlaşan birey olarak görülmektedir; o artık temel bir özellikle belirlenmiş tek boyutlu, değişmez bir kişilik değildir. Kısacası yaşam ve yaşamla gelen her şey bir kişisel yolculuktur. Buna okumak da dahildir. Okur, kitabı bitirdiğinde ve  yeni bir kitaba başlamaya hazır olduğunda değişmiş sayılır. Okumak artık bir katekizm değil, her türlü yeni değerlendirmeyi, hatta hesaplaşmayı içeren bir değişim süreci, bir yolculuktur.(...) Bu yolculukta yazar ve okur tam anlamıyla birer yoldaştır. Metne dahil edilen tüm yabancılaştırma öğeleri ile yazarlık oyunları bu yoldaşlık süresince boy gösterir. Yolculuğun bir amacı metnin metinselliğini sergilemek, yazılma sürecine okuru ortak etmekse, diğer amacı da yaşamın rastlantısallığına işaret etmektir.” (5)

Volga Hüznü için “çok katmanlı bir gezi kitabı” diyebiliriz. Bu katmanlar birbiri içinde kaynaşmış, sayfalara, metne öyle başarılı sindirilmiş ki yapaylığın veya ilişkisizliğin izleriyle karşılaşmamız söz konusu olmuyor. Bu çok katmanlılık, yapıtı özgün bir düzleme taşıyor. Az rastlanan bir çalışma olarak dikkati çekiyor Volga Hüznü. Yazınsal yapıtlardan, şiir ve felsefe kitaplarından alıntılar, yapıtın özünü, can damarını besleyerek metnin dokusuna zenginlik kazandırıyor. Bu özgün çalışmayı roman olarak değerlendirmek doğru bir yaklaşım sayılamaz. Çünkü yapıtta  roman kurgusu bulunmamaktadır. Volga Hüznü’nde egemen olan; yaşanmışlıktır, gerçeklerdir. Bunlar dış veya iç gerçek olarak yazarın dünyasından bize yansıyan yaşanmışlık parçalarıdır. Gezi boyunca yazar, gördüklerini anlatırken bazen nesnel, bazen öznel bakış açısını kullanıyor. Bu bakış açıları yapıta duygu, düşünce ve  düş boyutu kazandırıyor. Yazar zaman zaman düşlerine, düşsel kurgulamalara da yer veriyor fakat sonuçta bunlar da yaşantıdan, o anın yaşanmışlığından kaynaklanıyor.

  Volga üzerindeki geziden de öğrendiklerimiz var.  Örneğin St. Petersburg’a kuzeyin Venedik’i dendiğini, 42 ada üzerine kurulduğunu, kentte 70’e yakın kanal ve 300’den fazla köprünün olduğunu... Moskova sözcüğünün anlamını; yörenin bataklık olması nedeniyle rutubet anlamına gelen “moskva”dan geldiğini... Volga’nın “cömert” anlamını taşıdığını... Yazarın “Sevgili Volga Ana! Yörenin bereket tanrıçası.” seslenişindeki derinliği... Onega  bölgesinde  hiç çivi kullanılmadan yapılan ahşap kiliselerin varlığını... Bir köylünün en az yüz yıl önce yaptığı katedral maketinde hiç çivi ve yapıştırıcı kullanmadığını; yalnızca tahta iğnelerle çalıştığını; katedralin 1/166’ sını temsil eden bu maketle imparatorun hayranlığını kazandığını... Schlüsselburg Kalesi’nin tarihini; şimdiyse serüvencilerin yeri olduğunu: “Günümüzde bir turizm şirketi burasını maceraperestlere açmış. Bu şirket bu hapishanenin herhangi bir hücresinde müracaat edenleri iki haftalık bir maceraya davet ediyor. Yanınıza yalnız bir şilte, kalem ve kağıt alabiliyorsunuz. Günlük psikolojik kontroller ve günlük yemek ihtiyacınız temin ediliyor. Amaç, insanın kendini denemesi ve kendi ile baş başa kalabilmesi yani kendini keşfetmesi. İki haftanın sonunda bir sertifika ile ödüllendiriliyorsunuz. Elimdeki kitap not düşmüş. ‘Bu maceranın enteresan tarafı insanların kendilerine yaptıkları bu işkence için para ödemeleri.’ diyor.” (s. 54)

Sessizliği yaşıyor, durgunluğun içinde yol alıyor; bir büyünün yansımalarını okuyoruz.  Dinginleşiyor içimiz, tıpkı Volga gibi... “Akıntı düzdü. Sessiz bir durgunluk çökmüştü kıyılara. Sarmaşıkların, yerden fışkıran her otun birbirine bağladığı ağaçlar sanki son dalına, son yaprağına dek taşlaşmışlardı. Uyku değildi bu, doğa dışı bir şeydi, sanki bir büyü altındaymışlar gibi. En küçük bir ses bile işitilmiyordu. İnsan doğaya şaşkınlıkla bakıyor, sağır olduğundan kuşkulanıyordu. Göğe yükselen binlerce ağaç, üzerlerinde alev alev top gibi duran güneşi gördüm. Hepsi  kıpırtısızdı.” (s.71)  “Volga hüznü” artık içimizde...

Raşel Rakella Asal, dikkatli bakışıyla yalnız doğanın değil kentlerin de ruhunu çözümlüyor: “Uçsuz bucaksız bir gök içinde ince ve karışık yapılar belirdi. Her kent bir anı birikimiydi. Kentin öğretici, bilge bir yanı vardı. İnsanlarına koşmalıydım. Kenti öğrenebilmek için insanlarına yönelmeliydim(...) Her köşesinden yaşam izi taşan ve bana sonsuzluk duygusunu yaşatacak bir koca tarihi de içinde barındırıyordu. Kentlere koşuyordum. Kentleri gezmek değil ardında bıraktıkları tarihi de anlamaya çalışıyordum.” (s.86)  “Mekanlar insanlarla anlam kazanıyor. Kentin öyküsü insanla başlıyor.” (s.87)

Yazar, Moskova’da metroyu ve kent insanını  başarılı gözlemleriyle anlatırken okurda yaşantıların derin izlerini bırakıyor: “Metroya yöneldim. Üç dört kat yerin altına indim. O müthiş koşuşturma. Karmaşık insan coğrafyasının ortasında buldum kendimi. Yaşam dalgasına yelken açan metro! Gözlerim tünellere giriyor, çıkıyor; gözlerim yine tünellere giriyor, çıkıyor. Dönüyorum, sonra yine bir koşu, bir koşu daha, merdivenler, merdivenleri üçer beşer atlayarak çıkıyorum.(...) Ayak sesleri. Her yerden ayak sesleri geliyor. Bir öğrencinin toy yüreği, kadını, erkeği, ekmek kavgasının katı gerçekliği, işçinin gece vardiyaları, iş yerinin tozlu ampul ışıklarının nasırlaştırdığı hüzünlü bakışları, seyrelmiş saçları, göz altında kırışıklar... Ve elleri. Önce elleri.”  (s. 100) Emekle, kentin telaşıyla dolu  metro... Raşel Rakella Asal, Moskova’nın yoksul yüzüne de çeviriyor bakışlarını: “Ellerim boş ilk kez çarşıdan ayrılıyordum. Moskova çarşısı “malını” değil, “yoksulluğunu” sergiliyordu. Yoksulluk önce tene, sonra ruha mı işliyordu?(...)Mallar donuk, insanlar cansız. Yüreğim o yoksullukta takılı kaldı. Yorgun yüzler! Şehrin yükü, kiri, pası kanıyordu solgun yanaklarda. Hava kurşun gibi ağır. Yürek yakıcı bir hüzün! (...)Avuçlarımda yüzlerce soru işareti. Sesim kanıyor. Bir dilim güneş, bir lokma gökyüzü dileniyorum!..” (s.101) Değişim ve dönüşümün sancıları, yoksulluk acısı yaşatıyor halka... Eski ve yeni zamanlar birbiri içinde  sürüyor. Çelişkiler ülkesi Rusya, tıpkı yaşam gibi.

Gezi bitiminde yazar, Volga’yı kendi hüznüyle bırakıyor öylece. Volga’nın hüznü tarihin de hüznü gibi. Kitap, doğma büyüme İzmirli Raşel Rakella Asal’ın, yüreğine yağan Ankara yağmurlarını anlatan dizeleriyle sona eriyor. Bu dizelerde bireysel ve toplumsal umuda  vurgulamalarda   bulunuyor yazar.

Gerçeğin ve düşün tarihle, toplumla, insanla harmanı; geçmişle, şimdinin ve geleceğin uyumlu bir dansı diyebiliriz Volga Hüznü’ne. Zamanın bu kitaptaki en önemli kavram olduğunu belirtmiştim. Bence kitabın baş kişisi de zaman: “Zaman şaşkın şaşkın, daha çok da acıyarak bana bakıyor, varlığını hissettiriyordu. (...) Zaman özür dilemedi benden. Çekip gitti. Ne de şakacıydı. Niye kaçmıştı? Niçin hep suskundu? Neden gelmişti? Görünmez, renksiz, kokusuz, bilinmez cüssesiyle nasıl da etkili olmuş ve bu uyuşukluğuma yol açmıştı. Onu bulmaya çalışmak niye? Mekan değişmekteydi. Zaman da.” (s.48-49)  Umberto Eco’nun zaman konusundaki saptamaları ne denli düşündürücü: “Hiç kimse doğrudan şimdiki zamanın içinde yaşamaz: Hepimiz bireysel ve kolektif şeyleri ve olayları, belleğin birleştirici işlevleri aracılığıyla derliyoruz (ister mitoslar söz konusu olsun, ister tarih). “Ben” dediğimizde, belli bir yerde belli bir yılın belli bir gününde belli bir saatte doğan kişinin (anne-babamıza ya da nüfus kütüğüne göre) doğal uzantısı olduğumuzu sorgulamaya açmadığımızda, tarihsel bir anlatıyı yaşamaktayız.” (6)

Olağanüstü zengin, dolu dolu bir yaşamı var Raşel Rakella Asal’ın. Bu yaşamın kalıcı izlerini, yoğun anlamlarını yapıtında güzel bir dille yansıtırken, Volga Hüznü’nü yüreğimize taşımayı ve iç dünyamızda da Volga gibi dingin  bir akış yaratmayı   başarıyor.

Hülya Soyşekerci - 12 Ekim 2006 - Cumhuriyet Kitap Eki

 

Notlar:

(1) Kubilay Aktulum , “Metinlerarası İlişkiler”, Öteki Yayınevi, Mayıs 2000, s: 9-10.

(2)  Kamuran Semra Eren, “Dilbilimsel Açıdan Yazım ve Anlatım Yöntemleri” , K.Aktulum’la Söyleşi, Cumhuriyet Kitap Eki, 14 Ekim 2004, sayı: 765.

(3) Umberto Eco, “Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti”, deneme, Türkçesi: Kemal Atakay, Can Y. s:143

(4) Jale Parla, “Don Kişot’tan Bugüne Roman”, İletişim Y. sayfa: 154.

(5) Jale Parla, a.g.y. sayfa: 144

(6) Umberto Eco, a.g.y. sayfa: 148 

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/