Ürün Adı: Tıpkı Hayat Gibi - Hülya Soyşekerci
Ürün Kodu: 1531
Bu ürün 300 kez incelendi.

RAŞEL RAKELLA ASAL İLE “TIPKI HAYAT GİBİ” ÜZERİNE

 

Sevgili Raşel Rakella Asal, daha önce yayımlanan Volga HüznüDuyuyor Musun KalbimHer Şey Sanki Bir Eski Zaman Düşünde Şimdi ve İşte Bizim Gül Sokak adlı kitaplarınızdan sonra, yeni yayımlananTıpkı Hayat Gibi adlı inceleme kitabınızla okurlarınıza merhaba diyorsunuz.  Tıpkı Hayat Gibi’de uzun yıllara yayılmış bir okuma yolculuğuna tanık oluyor; bu yolculukta yoğun yazın emeği vererek oluşturduğunuz yazılarla buluşuyoruz. Kurmaca dünyanın temel yazınsal yapıtlarından önemli alıntılarla, yazarların dünyasından ilginç anekdotlarla beslenen, içten yorumlarınızla zenginleşen sıkı dokulu yazılardan oluşuyor kitabınız. Bu yoğun çalışmada yanınızda her zaman iyi yazarların yer alması dikkati çekiyor. Kitabın sayfalarından, suda halkalar gibi başka yapıtlara açılıyoruz; iyi edebiyatın ne olduğunu derinden derine duyumsuyoruz. Kitabınız bir edebi rehber niteliği taşıyor.

Sevgili Rakella, öncelikle kitabın adı bağlamında insan-yaşam-edebiyat ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz?

-Ben edebiyatı yaşamdan ayırmıyorum. Edebiyattaki kişiler gibi biz de yürüyor, soluk alıyor, kucaklaşıyor, dövüşüyor, darılıyor, tartışıyor, duygularımız ve düşüncelerimizi açıklamıyor muyuz? Gerektiğinde isyan ediyorken, iliklerimize kadar sevinçten ürperiyorken yaşamın tüm hallerini yaşamıyor muyuz? Çünkü her şeyden önce bir edebiyat yapıtının olmazsa olmaz koşulu “yaşamdan edebiyata, edebiyattan yaşam”a yelken açması değil midir?  Ben de bu noktadan hareketle kitabıma bu adı uygun gördüm. Kitabımın yaşamla, yaşamın ayrıntılarıyla bütünleştiğini, edebiyatın yaşamın bir uzantısı olduğunu göstererek okurlara bir şeyler söylemeyi amaçladım.

Kitabınızda üzerinde dikkatle durduğunuz ve yoğun bir araştırma- inceleme sürecinde işlediğiniz kitapları ve yazınsal metinleri hangi kriterlere göre değerlendirdiniz?

-Kendime kılavuz aldığım Berna Moran, Akşit Göktürk, Murat Belge, Fethi Naci, Füsun Akatlı gibi birçok edebiyat eleştirmeni var. Onların yapıtları başvuru kaynaklarımdır. Bunların yanı sıra Roland Barthes, Joyce Carol Oates, Terry Eagleton, Tzvetan Todorov, Alain Robbe-Grillet, Umberto Eco, Pierre Bayard’ın eleştiri kitaplarını da okurum.  Ayrıca Kaya Özsezgin’in, Mehmet Ergüven’in, Turgay Gönenç’in resim sanatı üzerine yazılarını bu okumalarıma paralel sürdürürüm. Tüm bu eleştirmenlerin kapsamlı ve yol açıcı incelemelerinde gezinirim. Sahaflardaki kitaplardan da çok yararlanırım. Oradaki kitaplar dolaylı olarak geçmişle aramızda bir göbek bağı oluştururlar. Örneğin Yeni Dergi gibi ancak sahaflarda bulabileceğim edebiyat dergilerinden de zaman zaman yararlandığım olur. Kısaca, bir kitabı okuduktan sonra o kitabı kütüphaneme yerleştirmeden önce o eser hakkında yazılan eleştirileri okumadan o kitabı okumuş saymam kendimi.  Ancak o eser hakkında bilgi edinebilir ve ancak o zaman kendi yorumumu yazabilirim.

Kitabınızdaki inceleme yazılarında karşılaştırmalı edebiyat çalışmaları dikkat çekiyor. Yazınsal yapıtlardan yazarlara, kahramanlardan mekânlara… Birçok katman üzerinden karşılaştırmalara tanık oluyoruz. Karşılaştırmalarda nasıl bir yöntem uygulamaya dikkat ettiniz? Bu bağlamda, karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının önemine dair düşüncelerinizi de dile getirir misiniz?

-Nasıl önemli olmaz? Benim edebiyat okuma yolculuklarım yaşamların, yaşananların ve genel olarak yaşamın derinliklerine saldığı kökler aracılığıyla beslenir. Ama tekdüze bir beslenme değildir bu… Her kıpırtıdan, her esintiden bir şeyler kapar; bir ilişki çatlağından (Baba-oğul ilişkisi), bir çığlıktan, (Bir Maskenin İtirafı) bir haykırıştan, bir kahkahadan kimsenin düşünemediği besinler çıkarırım. Okudukça yan okumalara atarım kendimi. Kâh felsefi metinlerine, kâh psikoloji ve sosyoloji kitaplarına uzanırım.  Bitmeyen bir okuma yolculuğu ilk önce bende başlamış olur. Materyalin zenginliğine hem de anlatım gücünün saydamlığına önem veririm.  Bu okumalarımı yazıya dönüştürürken anlaşılır metinler üretmeye çalışırım.  Örneğin şu anda elimde Jason Wilson’ın Borges’in yaşamöyküsü üzerine yaptığı bir araştırma kitabı var.  Bu kitabı okuduktan sonra kendimi tekrar Borges okumalarına atacağım. Borges’i okumadığımdan değil, onu tekrar okumakla onu daha iyi anlamaya odaklanan bir okuma yolculuğuna çıkmak için ön hazırlık oluşturmak diyebiliriz buna.  Sözün özü, kendimi sayısız okumalarla donatmakla yükümlü hissediyorum.  Elbette ki yazılanların kendisi önemli… Bu, tartışılmaz.  Ancak, şu da bir gerçek ki, o yazılanlara asli içeriğini kazandıran en önemli öğe, yazı yazmayı uğraş edinmiş kişinin, yazıdan önce yaptığı sayısız okumalardır. Edebiyata dair ne bulursam sabırsızca okumamın bu yazılarıma katkısı azımsanamaz. 

 Tıpkı Hayat Gibi’de parçalı metinler üzerinde önemle duruyor; yazınsal yapıtlardaki parçalanmış yapıyı Juan Rulfo, Marquez, Fuentes, Cortazar, Montaigne, Sevim Burak, Latife Tekin gibi yazarlar üzerinden ele alıyor ve “çünkü dağınıklık, kopukluk, parçalanmışlık, yapıtın, yazının olduğu kadar yaşamın bir özelliğidir.” sözlerine yer veriyorsunuz. Buradan hareketle sanatta yenilik olgusunu işliyorsunuz. Size göre, metinlerde “parçalılık” neden yazınsal özgürlüktür, bu konudaki düşünce, görüş ve yorumlarınızı belirtir misiniz?

-Bu soruya Serdar Rıfat’ın Kitapların Şenlik Ateşi’nden bir alıntı ile yanıt vermek istiyorum.  O bir yazarın edebiyatçı ve yazar kimliği üzerine şu yorumu getiriyor.  “Edebiyat fakültelerinden iyi dereceli diplomalar alarak ve hatırı sayılır çabalar harcayarak belki iyi ‘edebiyatçılar’ olabiliriz, ancak iyi ‘yazar’ olmaya çalışmak, belki biraz da, masa başı yalnızlığında edebiyat kurumuna kafa tutmakla mümkündür”. Bir yazarın yenilikçi üslubuyla, geleneksel yazın normlarını dönüşüme uğratmış olmasını önemsiyorum.  Bildik kalıplarla yazmak edebiyat dünyasına ne getirir ki? Sıradan bir yinelemeden başka? Bir yapıtın değeri yeniliğinde yatar. Bir yapıt kendi değilse, ender bir varlık olamıyorsa kötüdür. Bir yapıtı değerli kılan; yerine yenisinin getirilemezliği, başka bir şeyle değiştirilemezliğidir. Yapıt, yaratıcısının bir adım önünden gitmelidir. Bir yazar için kendi özgül dünyasını yaratmak kolay değildir.  Ayrıca yazarın üslubu kadar yazdıkları da önemli…

Roman türü, daha uzun soluklu oluşuyla yaşamı daha fazla bütünlüğü içinde kavrama iddiasındadır. Öykü türünde ise, belli ayrıcalıklı anlar ya da zaman dilimleri üzerinde odaklaşır. Juan Rulfo, Marquez, Fuentes, Cortazar, Montaigne, Sevim Burak ve Latife Tekin gibi yazarlar romanlarını parçalı metinlerin örgüsünde oluşturmuşlardır. Bu romanlar tek bir gerçeğin değil, göreceliklerin ve çokanlamlılıkların sürprizlerle dolu yolunda ilerler. Bu romanlar kimi zaman diyalog şeklinde, daldan dala atlayan hikâyelerden, söyleşilerden, konudışı sapmalardan oluşur.  Çünkü sanat yapıtları gibi yaşamlarımız da rastlantıların egemenliği altındadır ve belirli bir biçime sahip değillerdir. Bu yüzden olay örgüsünün sık sık kesintiye uğradığı ve kronolojik düzenin tersyüz edildiği bu romanlar, edebiyatın “oyun” yanını önemseyen yapıtlar olarak edebiyat dünyasında yerlerini alırlar. Ustaca kurulmuş bir anlatı tekniğinden yararlanırlar. Hikâyelemenin hazzını yaşatan çok katmanlı metinlerdir bunlar. Bu romanlar romana özgü bir deneme tarzını getirdiler.  Deneysel, sorgulayıcı, kışkırtıcı, ironik, oyunsal bir roman dili oluşturmakla edebiyata damgalarını vuran yazarlar oldular.  Milen Kundera bu tür romanlardan özellikle iki romanı ön plana çıkarır:  Diderot’nun, ölümünden sonra, 1796’da yayımlanan Kaderci Jacques ve Efendisi ile Laurence Sterne’in 1759’ da yazdığı Tristram Shandy romanıdır.  

 Edebiyatın ve eleştirinin popüler kültüre teslim olmaya başlayıp giderek sığlaştığı bir dönemde, böylesi bir kitapla has edebiyata dikkatleri çekiyor, evrensel edebiyatın değerli yapıtlarını anımsatmak ve göstermek istiyorsunuz diye düşünüyorum. Sevgili Rakella, Tıpkı Hayat Gibi ile okurlarınıza nasıl bir yazınsal mesaj vermeyi amaçladınız?

-Edebiyat yapıtlarını insanın varoluş karşısında aldığı duruşa getirdiği tanıklığın bir ifadesi olarak değerlendiriyorum. Edebiyatı yaşamın sorgulandığı, varoluşun anlamı üzerine derinlikli sorular yönetmenin bir çabası olarak algılıyorum.  Böyle bir çabanın ortaya konmasıyla kişinin evrenle olan ilişkisi de belirgin bir biçimde karşımıza çıkıyor. Proust gibi ben de sanatı kurtuluşun bir aracı olarak görüyorum.  Edebiyatın yaşamı kaydetmek ve yaşamı daha iyiye götürmek gibi bir işlevi olduğu inancını taşıyorum.

 Roman ve öykülerin yanı sıra, günlük ve mektup gibi giderek unutulmaya başlanan türlerin yazınsal serüvenlerini, yerli ve evrensel edebiyattaki örnekler üzerinden işlemişsiniz; bu bence önemli bir çalışma. Günlük, mektup gibi türler konusundaki görüşlerinizi belirtir misiniz?

-Mektup almanın da, yazmanın da, okumanın da keyifli olduğu günleri hiç yaşamamış olan günümüz gençliğine üzülüyorum doğrusu. Mektup yazılan günler o kadar uzakta kaldı ki!  Mektup yazmak, o günlerde tek iletişim aracıydı, bir gereksinimdi.  Hatta mektup yazmak da okumak da ibadet gibi bir şeydi.  Adeta bir törendi.  Günümüzün cep telefonları, internet üzerinden yazışma, görüntülü haberleşme,  elbette iletişimi kolaylaştırdı, mektuplaşma gitgide daha da azaldı, hatta artık hiç mektuplaşmıyoruz. Oysa mektup dostlara yazılırdı, mektup yazan gerçek bir özgürlük içinde yazardı yazacaklarını, kendine sansür uygulamadan. Bir nevi iç dökme, dertleşme aracıydı mektuplar.  Bu sıradan mektuplaşmanın yanında ünlü yazarların mektupları bir başka olur. Onlarda engin bir kültür birikimi ile karşı karşıyayızdır. Bir ustanın dostuna yazdığı mektupları okumak başlı başına bir mutluluktur. İşte ben hem sıradan insanların arasındaki mektuplaşmadan hem de ünlü yazarların mektuplaşmalarında o eski zaman dilimlerini yaşatmak istedim.  Kitaplar da bir anlamda açık adres taşımayan mektuplar niteliği taşımazlar mı? Günlüklere de aynı nedenle değindim. 

Bir yazarın, yaşamı tanımaya yönelik düşüncelerini ve duygularını kapsayan deneme ne yazık ki ülkemizde fazla ilgi görmüyor.  Oysa deneme bilimsel bir iddia taşımadan ve Emin Özdemir’in deyişiyle “asık suratlılığa bürünmeyen ağır başlı bir yazı türüdür”.  Denemeci kendi kendisiyle konuşur gibi, bundan da öte karşısında biri varmış da onunla söyleşir gibi yazar.  Günlüklere ve anılara gelince, her iki tür de temelde içten ve yazarın yaşamından beslenen metinlerdir.  Salâh Birsel Kimileri Günlük Sever adlı denemesinde şöyle söyler:  “… Güzel şeydir günlük tutmak!  İnsanı içtenliğe iter.  İterler ya, kolay mıdır doğru sözlü, doğru özlü bir insan olmak?  Küçücüklüklerini, güçsüzlükleri, korkularını, kinlerini, kıskançlıklarını, yani bütün kirli çamaşırlarını okurların önüne sereceksin.  Hem de utanmadan, ürkmeden.  Buna büyük bir yazar olmak yetmez. Bilge olmak de gerekir…”

Bir yazarı eserini okurken yazarın eğer yayımlanmış bir günlüğü veya anı defteri varsa mutlaka okurum.  Oralarda yazara ait ipuçları yakalamaya çalışırım.  Bir yazarı tanıma adına günlükler önemli bir kaynak teşkil ederler.

Tıpkı Hayat Gibi’ye damgasını vuran bir özellik de, duygu ve düşüncelerinizi dile getirmedeki içten yaklaşımınız. Size göre edebiyat ve içtenlik arasında nasıl bir bağ söz konusudur?

-Kendini yazınıyla anlatan kişi olarak görürsek yazarı birbirimizden ayrıldığımız noktalar da doğal olarak ortaya çıkar. Her yapıt kendi sesiyle konuşur. Ben edebiyatın temelinde, sadeliğin ve açıklığın yattığına inanıyorum. Yazılarımı laf kalabalığından arındırmaya çalışarak oluşturuyorum.  Şunu da belirtmeden geçemem bir yazarın kendisiyle ve yazdıklarıyla hesaplaşması gerekir. “Yazar olmasından ciddi olarak kuşku duymayan kimse yazar sayılamaz.” der Elias Canetti. Bu yazılarımda ele aldığım edebi yapıtları incelerken onların değerlerini belirtmeye, yapıta ışık tutmaya çalıştım. Metnin çevresinde oluşmuş düşüncelerim hakkında konuştum.  Bir okur olarak okuduğum eserin kendi üzerimde uyandırdığı etki yazılarımın çıkış noktası oldu. Duyguya gelince…  Evet, duyguları dile getirmeyi önemseyerek yazıyorum. Bir dostum benim için şöyle söylemişti:“Duygularını yüreğiyle kâğıda döken bir yazar.” Metalaşan günümüz dünyasında duyguları ön plana çıkarmanın bir yazar sorumluluğu olduğuna, sanatın işlevinden birinin de duygularımızı törpülemek olduğuna inanıyorum. 

Sevgili Rakella, gelecekte neler yayımlamayı ve yazmayı planlıyorsunuzYazınsal çalışmalarınızdan ve projelerinizden söz eder misiniz?

-Yazılarımı yayımlatmakta çok aceleci değilim. Onları birkaç kez ele almadan yayımlatmayı düşünmem. Bunu yaptığım işe saygı olarak değerlendirebilirsiniz.  2009’da bitirmiş olduğum bir belgesel çalışmam var ki üzerinde üç yıla yayılan bir araştırma döneminden geçerek oluşturdum.  Şu anda 1830’ların İstanbul’u üzerine odaklanan bir roman üzerine yoğunlaşmış bulunuyorum.  Bir taraftan da inceleme yazılarım devam ediyor. 

Kitapların olmadığı bir yaşam, sizce nasıl olurdu?

-Edebiyat okumalarım hayatımın odak noktasını oluşturuyor.  Kendimi dur durak bilmeden sayısız okumalara atıyorum.  Her şeyden önce yazınımın alt yapısını oluşturmak açısından bu okumalar benim olmazsa olmazlarım.  Hal böyle olunca okumak benim için kendimi yoğun bir biçimde yaşamaya iten bir alışkanlık oldu.  Delicesine bir yaşama tutunma biçimine, beni yiyip bitiren bir tutkuya dönüştü.  Önceleri öyle değildim.  Yıllarla oluştu bu tutku.   Elimden hiç bırakmadığım kitaplarım da vardır. Onlar başucu kitaplarımdır. Doymak bilmeden okurum; bir kitap oburuyum diyebilirim.

Kitaplar, bizim iç dünyamızı zenginleştirir ama bu zenginliğin kaynağı hep biz olmalıyız diye düşünürüm.  Okuduğumuz kitaplar vardır, bizi keyifli bir yolculuğa çıkarırlar. Ya okumadıklarımız? Bilir misiniz, onlar da beni hüzünlendirirler.  Aralarında okunması gerekenler vardır, okunacak olanlar vardır ve mutlaka okunması gerekenler vardır…

Marquez, Anlatmak için Yaşamak adlı otobiyografik kitabında okumanın kendi üzerindeki etkisini şöyle vurguluyor:“…yalnızca zevk için değil, büyük ustaların kitaplarının nasıl yazıldığını öğrenmek için de doymaz bilmez bir merakla kendimi okumaya verdim.  Önce baştan sona, sonra sondan baş okuyor, kurgularının en iyi saklanmış sırlarına varmak için ameliyat masasına yatırıyordum.”

Evet, okumayı bir tutkuya, giderek de bir uğraşa dönüştürdüm.  Yazma eylemim ile okuma eylemim arasında böylece ayrılmaz bir bağ oluştu. Diyebilirim ki, hayatla aramdaki örtüyü edebiyat okuma yolculuklarımla kaldırmaya çalıştım. Edebiyat dünyasında insanı, doğaya ilişkin her kıpırtıyı, hayata dair her şeyi buldum. Öyle ki, bir zaman geldi okuduklarımı yazıya/anlatmaya dönüştürdüm. Tıpkı Hayat Gibi bu okumalardan doğdu.

 

Çok teşekkür ederim sevgili Rakella.

 

Söyleşi: HÜLYA SOYŞEKERCİ

 hsoysekerci@gmail.com

           

 Haziran 2012

(Raşel Rakella Asal, “Tıpkı Hayat Gibi”, inceleme, Şenocak Yayınları, Nisan 2012, 256 sayfa)

 

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/