Ürün Adı: Sirkeci Garı’ndan Köln Garı’na Göç Edebiyatı
Ürün Kodu: 1560
Bu ürün 364 kez incelendi.

30 Ekim 1961 tarihinde Federal Almanya ve Türkiye Cumhuriyeti arasında İşgücü Anlaşması imzalanmasıyla Türk insanının göçle imtihanı diyebileceğimiz yolculuğu Almanya ile başladı ve tüm dünyaya yayıldı. Yakın tarihte, farklı etkinliklerle 50. Yılı kutlanan Anlaşmanın sonrasında, Federal Almanya’nın ekonomik kalkınma ve şehirlerini yeniden inşa sürecinde işçi ihtiyacını karşılamak üzere Türkiye’den göç edenlerin sayısı katlanarak artmış (günümüzde 3 milyon nüfus) şu anda üçüncü nesile ulaşmışlardır.  Büyük bir bölümü Almanya’ya iş bulmak amacıyla giden vatandaşlarımız, günümüzde Almanya’da ekonomiden siyasete, akademiden medyasına kadar çok farklı sahalarda başarılarıyla yer edinebilmişlerdir. 20. yüzyıl belki de tarih boyunca, tüm dünyada kitlesel göçlerin en fazla yaşandığı yüzyıl olmuştur.  Türkiye’den Almanya’ya 1961 yılında Almanya’nın işgücü açığını karşılamak üzere Türk işgücünün göçü başlar. O yıllarda başlayan göç Türkiye’nin tarihinde tanık olduğu en büyük göç olmuştur.

Göç, her şeye uzak olmaktır.  Göç; açlıktır, sefalettir, işsizliktir; aynı zamanda tutkudur, hırstır, umuttur. Göç, iki kültür arasında sıkışıp kalan insanların öyküsüdür. Bu insanlar, aynı yerde hem şehirli hem köylü olan, zamanla hiçbir yere ait olamayan insanlardır. Geride bıraktığı yere uzak, yerleştiği yere yabancıdır. Almanya’ya göç eden insanlar “misafir veya göçmen işçi” olarak nitelendirilmiştir. Son yıllarda ister Alman vatandaşı olsun isterse Türk vatandaşı “Türk kökenli Alman” kavramı misafir veya göçmen işçi kavramının yerine kullanılmaya başlanmıştır. Her ne kadar bu kavramlar resmi dilde karşılık bulsa da günlük konuşma dilinde bu insanlar Almanya’da “Ausländer” (Yabancı) ve Türkiye’de ise “Almancı” olarak tanımlanmıştır.

1961 ile 1973 yılları arasındaki dönem Birinci Kuşak misafir veya göçmen işçi dönemi olarak nitelendirilir. Ünlü Alman yazar Max Frisch’in “ İşçi bekliyorduk, insanlar geldi” sözü bu bağlamda çok anlamlıdır ve bu cümle o dönemde Türklere karşı ilgisizliğin, Almanya’nın göç politikasına ilişkin ikilemin edebi metinlere yansımasıdır. Birinci Kuşak Türklerin belirgin olarak özellikleri şunlardır: Almanca bilmemektedirler, Almanya’da işçi olarak istihdam edilmiş ve Almanya’ya belirli süre için gelmişler ve mesleki olarak genelde kalifiye olmayan kişilerden oluşmaktadırlar. Gelenlerin %63’nün hiçbir mesleği yoktur ve Anadolu’nun farklı köylerinden Almanya gitmişlerdir. Birinci Kuşağın temel gereksinmeleri dışında Alman yetkililer tarafından özel sorunları dikkate alınmamıştır. Çünkü bu sürecin geçici olduğu düşünülmüş belirli süreden sonra Türklerin ülkelerine geri dönecekleri öngörülmüştür.

1974‘den 1984 yılına kadar Almanya‘da İkinci Kuşak Türkler yetişmiştir. 1984 yılında Alman hükümeti ”Geri Dönüşü Teşvik Yasası’’ nı (Rückkehrförderungsgesetz) meclisten geçirerek Türklerin ülkelerine belirli ücret karşılığında dönmesini teşvik etmiştir. Her ne kadar Alman yetkililer geri döneceklerin sayısını çok yüksek beklemişlerse de teşvik yasasından yararlananların sayısı o günün koşulları içinde düşük olmuştur. Bu yasadan yararlananların sayısı yaklaşık 150 000 kişidir ve genelde Birinci Kuşak göçmen veya misafir işçiler olmuştur.

İkinci Kuşak Türklerin en önemli özellikleri şunlardır: Birinci Kuşak göçmen veya misafir işçilerin çocuklarıdır, ya Türkiye’den Almanya’ya aile bileşiminden yararlanarak gelmişlerdir ya da Almanya’da doğmuşlardır. Kısmen Almanca öğrenmişler, Alman okuluna gitmeye başlamışlar veya Almanya’ya evlenerek gelmişlerdir. İkinci Kuşak ile birlikte Alman yetkililer şu gerçek ile karşı karşıya kalmıştır. Geri Dönüşü Teşvik Yasası’na rağmen Türkler ülkelerine geri dönmeyeceklerdir. Bu durumun anlaşılmasından sonra Almanya’daki Türklerin Alman Toplumuna uyum (Integration) sağlaması için değişik politikalar uygulanmaya konulmuştur.

İkinci kuşak Türk yazarlarda durum daha farklıydı. İlk kuşağın çocukları olan bu yazarlar için Almanca başka bir nitelik kazandı. Onlar Almancayla iç içe büyüdüler, çünkü doğdukları andan itibaren Almancayla karşılaştılar. Almancayı artık anadili gibi konuşuyorlardı ve Türkçe evde aileyle sınırlı kalıyordu. Dolayısıyla Almancaya çok iyi hâkim olan bu kuşakta yeni bir duyarlılık kendini hissettirir. Bir sızlanma edebiyatının yerini, kimlik sorunsalının, bireyselliğin, yabancı düşmanlığının ve insan olmadan kaynaklanan sorunların ele alındığı eserler yer alır. Mecazlar, imajlar ve dil oyunları, bu yazarların hem Almancaya olan hâkimiyetlerini ve hem de edebî düzeylerini ortaya koymaktadır.

Üçüncü Kuşak Türkler 1984 yılından ve Dördüncü Kuşak 2000 yılından sonra Almanya’da yetişmeye başlamıştır. Üçüncü ve Dördüncü Kuşağın en önemli özelliği Almanca bilgileri yeterli derecededir. Alman toplumuna uyum sağlamışlardır. Çok kültürlü yetişmişlerdir (Multikulturell) aynı zaman da iki dilli iletişime sahiptirler (Multilingual). Birinci Kuşağa göre Üçüncü ve Dördüncü Kuşak çok daha eğitimli ve Almanya‘daki sosyal ve iş yaşamının içinde yer almaktadırlar. Alman Yabancılar Merkezi’nin (AZR) 2011 yılının verilerine göre Almanya’da 2.435.230 Türk vatandaşı yaşamaktadır.

Zamanla Almanya’daki Türk toplumunun yapısı, tekdüze bir işçi tabakasından çok boyutlu bir topluluğa dönüşmüştür. Tüketim davranışı ve tasarruf oranı, artan eğitim düzeyi, sürekli gelişen Almanca bilgisi, toplumsal örgütlenme, Alman siyasi partileri içinde giderek artan politik angajman ve kalıcılık konusunda yapılan kamuoyu araştırmaları çarpıcı bir hususu bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır: Almanya’daki Türk toplumunun çoğunluğu yaşam merkezini artık yeni vatanında görmektedir. 50 yıl içinde Almanya’da genç, dinamik ve sosyal açıdan çok katmanlı bir Türk toplumu oluşmuştur.

Sirkeci Garı’ndan trene binen insanlar yeni bir umudun peşinden Köln Garı’na kadar geldiler. Yol boyunca dilini bilmedikleri ülkeleri, trenin buğulu penceresinden şaşkınlık, endişe ve umutlu bir gelecek düşünceleriyle dolu olarak gözlediler. Nereye gittiklerini biliyor ama ne yapacaklarını ve bu yolculuğun nasıl sonuçlanacağını bilmiyorlardı. Bu şekilde başlayan Almanya göçü bugün çok farklı bir yere gelip yerleşti. 50 yıl önce köylerinden, şehirlerinden ve ülkelerinden ayrılan göçmen işçilerimiz dişlerinden-tırnaklarından artırdıklarını biriktiriyor ve arkalarına bakmadan sessizce ve hüzün içinde ayrıldıkları yuvalarına maddi açıdan daha güçlü olarak dönmeyi hedefliyorlardı. Almanya’ya yerleşmek gibi bir düşüncesi olmayan bu kesim, bulunduğu yerde tutunmanın zorluğunun farkındaydı.

Almanlar sıcak karşılamıştır başlangıçta Türkleri. Onların günün birinde ülkelerine döneceklerini düşünürler; onları “konuk işçi” (Gastarbeiter) olarak nitelendirirler. Almanlara göre, Türkiye’den göç edenler konuksa sorun yoktur. Konuk bir süre sonra ülkesine dönecektir nasıl olsa. Durum böyle olmaz; konukluk uzar, hatta yerleşik hayata geçilmeye başlanır. Almanlarla olan bu birliktelik farklı sorunları da beraberinde getirir. Türklerin dil, din, kültür farklılığı Alman toplumuna uyumu diğer yabancı ülkelere oranla daha zor olur.

Türkler kendi gelenek ve göreneklerini yaşatmak isterler. Bir tarafta Almanların isteği, beklentileri, öte yanda kendi kültürlerinden kopamamanın vermiş olduğu “iki arada kalma” sorunu ortaya çıkar. Bu sorunu hep yaşayacaktır Türkler. Giderek Almanya’ya yabancılaşan Türkler, kısa sürede birikim yapıp Türkiye’ye dönme arzusundadırlar başlangıçta. Ancak Türkiye’de de “Almancılar” olarak anılmaya başlayan Türkler kendilerini ne oraya, ne de buraya ait hissetmeye başlarlar. 1982 yılında CDU’nun (H›ristiyan Demokrat Birliği-Helmut Kohl Hükümeti) iktidara gelmesiyle, yabancıların ülkelerine dönmeleri 1983 yılında çıkarılan “yabancıların dönüşlerini özendirme” yasasıyla sağlanmaya çalışır. Bu yasa çerçevesinde ülkelerine dönme kararı verenlere 10500 DM, emeklilik kesintileri ve reşit olmaya her çocuk için de 1500 DM tazminat verilir.

1970’lerin başında sayıları yarım milyonu aşan Türk işçilerin ve doğal olarak ailelerinin oluşturduğu toplam nüfusla birlikte Almanya’nın önemli bir parçası hâline gelen Türk kimliği, yalnızca iş gücü sahasıyla sınırlı kalmaz. Başta iş gücü olmak üzere çeşitli nedenlerle Almanya’ya giden Türkler arasında edebî faaliyetler de gelişir. Pek çok edebiyatçı, eserleriyle Almanya’daki Türklerin yaşamına ayna tutarlar. Türklerin Almanya gerçeğiyle karşılaşmalarını ve Almanya’daki yaşamlarını; ikilemleriyle, mekâna ve zamana tutunma çabalarıyla, özlemleriyle, pişmanlıklarıyla, hatıralarıyla, yabancılıklarıyla, yalnızlıklarıyla, dışlanmışlıklarıyla, kabullenişleriyle, reddedişleriyle hem bireysel hem de toplumsal çerçevede gerçekçi bir düzlemde ortaya koyarlar.

Böylece Almanya’ya göç, belgesel nitelikte kendine özgü bir edebiyat yaratır. Birinci kuşak Türk yazarlar/şairler dış dünyada yaşadıkları uyum güçlüklerini, karşılaştıkları ekonomik sorunları dile getirmek, seslerini duyurmak isterler. Böylece Türk yazarlar/şairler, yaşadıkları sorunları yazıya aktarıp, tarihsel gerçekliği yazınsal gerçekliğe dönüştürürler.

Türklerin kendi edebiyatlarını oluşturmaları 1970’li yılların sonu 1980’li yılların başlarını bulur. Giden birinci kuşağın başlıca temsilcileri olarak Yüksel Pazarkaya, Aras Ören, Güney Dal, Nermin Abadan Unat, Habib Bektaş, Fethi Savaşçı, Levent Aktoprak, Alev Tekinay, Dursun Akçam, Fakir Baykurt, Aysel Özakın, Gültekin Emre’yi sayabiliriz. Konuları göç, dil sorunu, uyum sorunu, yabancı bir kültürde yaşamanın sıkıntıları, dışlanmışlıkları, sıla özlemi, vatan üzerindedir. Başlangıçta Almanların pek dikkatini çekmeyen bu ürünler, sayıları çoğaldıkça dikkat çekmeye başlar. Bu yazarlar Anadolu’dan gelmiş kendi insanlarını ayrıntılı bir şekilde çizer; kahramanlar genellikle yurdun yoksul kesimlerinden gelmiş köy kökenli erkek ve kadınlardır. Bu romanlarda Türkiyeli aydınlar, sadece, akıl veren, yol gösteren yan rollerde görülürler.

Dursun Akçam’ın “Dağların Sultanı” adlı romanı Batı Avrupa’nın metropollerinde şalvarlarıyla, kaytan bıyıklarıyla, tespihleriyle yürüyen Anadolu insanlarının romandaki temsilcisi Şito, aşiret değer yargılarıyla yetişmiş, erkekliği adam öldürmek, kadın dövmek olarak algılayan biridir.  Üç kişinin katilidir, kaçak yollardan Almanya’ya gelmiştir.  Bu ülkenin kurallarına uyum sağlayamayınca oradan oraya savrulur, elinden tutanı olmaz.  Kimlik değiştirmesi ve içinde yaşadığı toplumun kurallarını benimsemesi gerektiğini anlar.  Ancak seçimi bilinçli bir seçim olmaz; bir zamanların dağların sultanı Şito, Kaffe Meran’da kadın pazarlayan biri olur.

Fakir Baykurt, Türkiye’de kendisine büyük ün sağlayan romanlarının yanı sıra Almanya’daki Türklerin hayatını işleyen eserler de kaleme almıştır. Ömrünün neredeyse üçte birini Almanya’da geçirmiş olan Baykurt’un Duisburg kentinde bir meydana adı verilmiş ve adına bir kültür-sanat ödülü konmuştur. Almanya çapında adı en çok bilinen, okul kitaplarında yapıtlarından parçalar olan ilk kuşak yazarlarımızdandır.  “Yüksek Fırınlar”, “Koca Ren” ve “Yarım Ekmek” adlı romanlardan oluşan Duisburg Üçlemesi’nde Almanya’daki göçmen Türklerin eğitim ve dil meselelerini; aile sorunlarını; çevre, çalışma ve barınma sorunlarını; vatana ve yakınlarına duydukları özlemlerini toplumcu gerçekçi bakış açısıyla işler.

Yüksek Fırınlar’da Elif Mutlu,  yurt özlemini şu sözlerle ifade eder:

“Yüksek yaylalardan Almanya’daki fabrikaların pisliğine geldik. Köyümüz gümüş gibiydi… 3500 kilometre uzaklardan kopup geldik. Yarım ekmek uğruna durmadan savruluyoruz. Gelirken “yalnız iki yıl kalır döneriz” diyorduk. Yaşam bizi hesaplamadığımız uzam’lara götürdü. Dünya aldı başını aya vardı. Biz gerilerde, acılarda kaldık.”

Koca Ren’de Salim Sarıkaya, vatanı bırakarak ailece Almanya’ya savrulduklarını, göçün insanları çok olumsuz etkilediğini ve vatandan ayrılığın, pek çok şeyle birlikte kendi iç dünyalarını değiştirdiğini söyler. (“Köylerden, şehirlerden kopup yarım ekmek uğruna 3500 kilometre uzaklara savrulduk. Yalnız iki yıl çalışır döneriz diyorduk. Yaşam bizi nerelere getirdi. Bu emek göçü iki grup insana vurdu kötü vurdu. Kadınlara, çocuklara… Dönemedik. Dönsek acaba biz eski biz miyiz? Değişen yalnız iş ve yaşam çevremiz değil; ayrılıklar içimizi de değiştirdi.”)

Koca Ren’de Âdem Sarıkaya, başta kendisi olmak üzere tüm aile bireylerinin özlemlerini, arkadaş gibi gördüğü Ren nehrine şu şekilde anlatır.

“Dedem en çok beni severdi. Şimdi de ben en çok onu özlerim. Ama babamı da çok özledim. Onun özleminden ne kadar çok ağladım, kimse bilmez. Anam da ağladı. Çünkü o da geride kaldı bizimle. Aydan ablam da ağladı. Acılar ağlatıyor Koca Ren, hele ayrılık acıları!”

Yüksel Pazarkaya’nın 1977 yılında yayınlanan “Oturma İzni” adlı öykü kitabında yer alan öykülerde, her şeyden önce iş gücü göçü karakteristiği taşıyan ve temelinde ekonomik nedenlerin yer aldığı Almanya’ya göçün özellikle sosyo-ekonomik yönü işlenir. Almanya’ya işçi olarak gidenlerin çoğu köylüdür, kırsal kökenlidir; ancak tarım sektöründen bekledikleri geliri elde edemeyen insanlardır. Almanya’ya göç eden işçilerin hayâlı, para kazanmak, dönüşte Türkiye’de küçük bir iş kurmak ve hayatını güvenceye almaktır. Türkiye‟deki ekonomik koşulların belirlediği zorunluluk, işsizlik, yoksulluk nedeniyle vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Göç eden insanlarımız, Cumhuriyet tarihinde, 35-40 yıllık bir süre içinde Türkiye’de kır-kent çelişkisini yaşamışlardır; sonra benzer bir durumla Almanya’da karşılaşırlar. Küçük şehir ya da kasabadan büyük şehre, oradan Avrupa’ya, Avrupa’nın metropollerine göç etmişlerdir. Başlangıçta ve izleyen 20 yılda işçi olarak homojen bir yapı gösterirler.

Kırsal kesimden olma veya ekonomik nedenlerle kente göç etme, kır-kent çelişkisini yaşama, yoksul sınıftan gelme, köyde-kentte ekonomik açıdan beklediğini bulamama, daha iyi bir gelecek arzusuyla Almanya’ya göç etme ve Almanya’da ağır yaşam ve çalışma koşulları altında ayakta kalma mücadelesi verme gibi karakteristiklerin belirlediği bu homojen yapının “Oturma İzni”ndeki öykülere de yansıdığı görülmektedir. Örneğin; “Kan Gülü” adlı öyküde Hüsrev ve kızı Ayşe’nin köyden kalkarak ekmek parası kazanmak için Almanya’ya gidişleri, şiirsel bir anlatımla şöyle verilir:

“İşte Hüsrev’in dumur usunda çakan kıvılcım budur. Göç kıvılcımı tutuşturur Hüsrev’in dumur usunu, tutuşturur Ayşe’nin yetim gönlünü. Tümsek aşılır, derviş yitmiştir. Yamaç aşılır, ışık yetmiştir. Köyler, kentler, dereler, tepeler, ulu denizler aşılır. Ayşe’nin nokta noktacık usu aşılır. Kaçılır, göçülür, ıraklarda pek ıraklarda el ellerinde tutulan bir somun ekmeğe varılır. Almanya‟ya varılır. Kara ocaklara, kara kömür ocaklara, kara kömür ocaklara varılır. İnilir, inilir, inilir, yerin dibine varılır. Kara ekmeğe, karanlık ekmeğe varılır. (Adı: Hüsrev. Lakabı: Dumru. Soyadı: Kavruk. Tevellüdü: 1929. Okuma-yazması: Asker ocağından kalma. Sağlığı: Sağlamdır, çalışabilir.)”

“ Çöp” adlı öyküde, öykünün başkişisi Hamza’nın Almanya’da kaçak işçi olarak çalışmanın getirdiği sıkıntılı yaşam koşulları içinde (her an polise yakalanma, sınır dışı edilme korkusu ve bu nedenle gözlerden uzak kalma zorunluluğu) kendisiyle yaşadığı çatışmayı gözler önüne seren iç konuşma, Almanya’ya gelişinin altında sosyo-ekonomik nedenlerin olduğunu ortaya koymaktadır. Bir gün, iş dönüşü arkadaşlarıyla kaldığı odada, polis baskını ihtimaline karşın çöp variline gizlenen Hamza’nın çöp varili içindeyken aklından geçirdikleri, onun hem Türkiye’deki hem de Almanya’daki sosyo-ekonomik durumuna dair ipuçları vermekte; Almanya’ya gelişi ile ilgili ekonomik beklentilerini açığa vurmaktadır. Yoksul Hamza’nın tek derdi, Almanya’da para kazanmak, edineceği ekonomik güçle Türkiye’de kendisine yeni bir sosyal statü inşa etmek ve sevdiği kızı alabilmektir:

“Hamza, varilde, Sen bir çöpsün, basbayağı işte şu ortasında oturduğun çöpler gibi bir çöpsün,‟ diye geçirdi kafasından. „Atıla tepile düştün bu çöp variline. Doğuşun, bir çöpün yere düşmesi gibi başlamış zaten. Döşek, şilte hak getire. Kapı eşiğine çömelivermiş anan. Komşular çekivermişler yer bezinin üstüne, orada doğurtmuşlar. Almışlar ellerine seni. Uzatmışlar sonra yer bezine, ananın yanına. Kırşehir köylüğünden, Alman’ın çöp variline. Savrula savrula, çöplüklerden kurtulamadan. Çöplükten, itilip kakılmaktan, kullanılmaktan, horlanmaktan başkasını bilmeden, tanımadan. Öğrenmek, çalışmak, yaşamak nedir görmeden. (…) Bu sevda değil miydi aslında seni Almanya çöplüğüne savuran? Bu sevda. İş varmış, para varmış. Adam olunurmuş. Paran olunca, yani adam olunca alnın açık, göğsünü kabarta kabarta sevdalını babasından alırsın. Tükendin. Sevda, sevdalın yitti. Gülüp ağlaman yitti. Korkman ürpermen yitti. Öfke, dikbaşlık arama. Koku, tat bile alamaz oldun.”

“Yabancı işçi” kavramı, bir düşünceyi gösteriyordu ki işçiler, yedek parçalar gibi kullanılacak; Alman işçilerin sevmediği işleri yapacak ve bu yedek parçalar, Alman toplumu üzerinde en küçük/asgari etkiyi bırakacaklardı. Alman toplumu, kısa süre içinde, önceleri yalnızca iş gücü olarak gördüğü insanların birer iş makinesi değil de dilleriyle, dinleriyle, kültürleriyle, giyim-kuşamlarıyla, yaşama bakışlarıyla kendilerinden farklı birer insan oldukları gerçeğiyle karşı karşıya kalır. Bu gerçek karşısında “ben/biz-öteki” karşıtlığı çerçevesinde “ev sahibi” olarak “öteki”nin sınırlarını belirlemeye çalışırlar. Bu tutum doğal olarak Türklere (“öteki”ne) ayrımcılık ve dışlanmışlık olarak yansır. Yalnızca birer makine, yedek parça olarak görülen, Alman sanayinin ağır yükü sırtlarına yüklenen ve Almanların yapmayı sevmedikleri işleri yapan/yapacak olan Türklerin Alman toplumu üzerindeki etkisini asgari seviyede tutmak için kendi içlerine kapalı bir şekilde yaşamaya itildikleri gerçeği göz ardı edilemez.

Türk işçiler yurt şeklinde yapılıp yatak yatak kiralanan eski evlerde, kendi içlerine kapalı bir şekilde yaşarlar. Onlar için yaşam, fabrikalar ile kendileri için yapılmış yurtlar arasında gidip gelmelerden ibarettir. “Heim” adı verilen işçi yurtlarında kalırlar ya da gettolarda otururlar. Fabrika ve heim arasında kısa devre yaşam dışında Alman kültürü ile bir ilişkileri olmaz. Türk işçilerin Almanya’daki faklı sosyal-kültürel yaşamla tanışmaları zaman alır. Türklerin Alman kültürü ile ilişki içine girmeleri süreci oldukça uzun, sancılı bir süreç olur. Bu bağlamda birinci kuşak Türklerin hemşehrilik ve akrabalık bağları ile örülü kendi içlerine kapalı yaşam biçimlerinin yalnızca Türklerin kendi tercihleri olmadığı, Almanların Türk işçiler için belirledikleri sosyo-ekonomik konumun ve bu konumun sınırlarını çizen kimi dışlayıcı tutum ve davranış biçimlerinin de bunda büyük payı olduğu göz ardı edilemez.  Bu bağlamda “işçi” olarak tutunmaya çalışan birinci kuşak Türklerin çalışma yaşamları, sosyoekonomik açıdan Alman toplumundaki konumları, göçün Almanya gerçeği olarak “Oturma İzni”ndeki öykülere yansıyan tarafıdır.

 “Oturma İzni”nde “Yolda” adlı öyküde, Türkiye’ye giderken ailesiyle yol kenarında konaklayan Türk işçinin iç konuşmasında zihninden geçirdikleriyle çalışma yaşamının ağırlığından, toplumsal yaşamda karşı karşıya kaldıkları dışlanmışlıktan rahatsızdır. Kendisini Türkiye’de geçireceği tatille avutur; Almanya’daki sıkıntı dolu yaşamdan bir aylığına da olsa uzak kalacak olmanın hazzını duyar:

“Bir yılın boyun bükmesinden, yorgunluğundan, horlanmasından şöyle bir ay kurtulalım. İkinci sınıf adam gibi davranıyorlarmış Almanlar bize. Ne ikinci sınıfı be, bana sorsunlar. Adam yerine koyuyorlar mı bakalım. İkinci, üçüncü, her sınıfa razıyız. Adam gözüyle bakmıyorlar ki… (…) şimdi de bunları düşünmenin sırası mı? Yarın yurttasın. Deniz, şeftali, karpuz, güneş, yemekler, dostlar, arkadaşlar. Var mı insanın kendi yurdu gibi? Dilini konuşursun, sözünü anlarsın. Ayrıcalık yok. Herkes senin gibi. Hele şimdi izin geçirirken daha da bir üstünsün. Altında araba, cebinde mark. Kaç kişide var?”

Göç sonrası süreçte düşük ücretler, buna karşılık işlerin yoruculuğu, ağır ve tehlikeli çalışma koşulları ve bu koşulların yarattığı sağlık problemleri, düşük seviyeli meslekî pozisyonlarda çalıştırılma gibi olumsuzluklar; Türk işçiler için temel sorunlardandır. Sanayileşen Alman toplumunun iş gücünun önemli bir yükünü omuzlayan Türk işçiler, Türkiye’deki sosyo-ekonomik koşulların yarattığı “işsizlik, yoksulluk” ve Alman ekonomik polikasının yarattığı “yabancı yedek ordu”nun varlığı (“Yabancı yedek ordu”nun varlığı, diğer işçiler gibi Türk işçilerde de “Ben yapmazsam, yapacak bir başkası her zaman için vardır.” düşüncesini kalıcı kılar.) nedeniyle Almanya’da kalıp her şeye razı olurlar. Bu zorunluluğun Türkler için getirdiği temel sorunlardan biri de fabrikalardaki ağır çalışma koşullarıdır. Birinci kuşak Türkler için Almanya’da tutunmanın yolu, kendileri için belirlenen sosyo-ekonomik konumu koşulsuz kabullenmektir. Bu bağlamda birinci kuşak Türklerin yaşamından gerçekçi fotoğraflar sunan “Oturma İzni”nde öne çıkarılan temel tezlerden birisi de Türklerin ağır koşullar altında çalıştıklarıdır.

Çöp” adlı öyküde ise Almanya’da kaçak işçi olarak çalışan Hamza’nın iş dönüşü, Hamza’nın ağır çalışma koşulları altında ezildiğine işaret eden küçük bir betimlemeyle dikkate sunulur: “İşten yeni dönmüştü. Yorgunluktan elini ekmeğe bile uzatamamıştı henüz. Yatağının üzerine yığılıp kalmıştı. Suyu sıkılmış.”

Oturma İzni” adlı öykü ise çalışma izni/oturma izni almanın, uzatmanın zorluklarına dair bir öyküdür. Oturma izni, çalışma izni olmayınca veya uzatılmayınca bir “hiç” olunduğunun bilincinde olan göçmen işçilerin, oturma izni, çalışma izni alma/uzatma konusunda iç dünyalarında yaşadıkları baskı, korku dikkate sunulur. Türk işçinin cümleleriyle şöyle anlatılır:

“Oturma iznin mi yok, çalışma iznin mi yok insan değilsin bu yabanda. Kolay değil yabancılık. Ama beterin beteri var. Yabancı bile olmamak var yabanda. Hiç olmak. Bir hiçsin, yoksun, yaşamıyorsun elinde oturma iznin, çalışma iznin yoksa. Varsa iznin, en büyük karabasanın, gece düş boyu peşini kovalayan korku: oturma iznimi, çalışma iznimi alırlarsa elimden, uzatmazlarsa, bilmeden etmeden bir suç, suça benzer bir şey işleyiverirsem?”

Öyküde oturma izni almaya/uzatmaya giden insanların yaşadığı korku, psikolojik baskı, kişi-mekân ilişkisi çerçevesinde/mekân odaklı dikkate sunulur. Alman resmî dairelerinde yaşanan korku, kaygı, tedirginlik; kişinin mekâna bakışı, mekânı algılama biçimi, mekândaki eylemleri aracılığıyla verilir:

“Kapı itilir, camlı kapı, daha önce hiç kapı görmemişçe. Salonun bir sağı vardır, bir solu. Karanlık mı karanlık, korkunç mu korkunç bir şato dehlizinde sanır insan kendini. Nereye gitse, taş duvar, yosunlaşmış. Adımlar dolanır birbirine. Sonra bir merdiven. Sanki hiç merdiven görmemiş yaşamı boyunca, hiç merdiven çıkmamış. Başlar bir tökezleme. Her adım ağır, her adım çelikten top. (…) Kapının önünde bekleyenler. Yaklaştıkça koygunlaşan, uçkun gölgeler. Tanrısal sınav kapısı önü burası. Girmek var, çıkmak yok. Sanki bir sonsuza, bir bilinmeze açılıyor. Ardı ne biliniyor, ne görülüyor. şairin deyişine uygun bir kapı önü: Benim tek düşüncem büzüldüğüm köşede Nasıl çekip gideceğim kalk git dediklerinde Büzülüp ilişmiş bir ucundan tahta kanepeye beklerken, gizem kapısı bir açılır bir kapanır, bütün dehşeti, bütün yüceliğiyle. Biri çıkar, biri girer gölgelerin. Sonunda sıra gelir bekleyene. Sosyo-Ekonomik Yönüyle Almanya’ya İşte o an artık ne yürek tüpürtüsü, ne ürkmek, ne korkmak. Canı sökülüp alınmış bir yumakçasına dolanıp girer ayaklar kapıdan kendi kendine.”

İçerik ağırlıklı yazan birinci kuşağa karşın, ikinci kuşak yazarlarımız kendilerini daha iyi ifade edebildikleri Almancayı kullanarak köklerine ilişkin konuları, kimlik sorunlarını dile getirirler. Bir anlamda yazmayı Türk kimliklerini kanıtlamanın bir aracı olarak görürler. Emine Sevgi Özdamar 1946 yılında Malatya’da doğmuştur. 1965-1967 yılları arasında Berlin’de işçi olarak bulunur. 1967-1970 yılları arasında İstanbul’da tiyatro eğitimi alır. 1976 yılında Doğu Berlin Volksbühne’de, Benno Besson, M. Karge ve M. Langhoff’un yanında oyunculuk yapar. Berlin Volksbühne’den sonra Paris,Bochum, Berlin, Frankfurt ve Münih tiyatrolarında görev alır. “Happy Birthday Türke”, “Die Reise in die Nacht”, “Eine Liebe in İstanbul”, “Yasemin”, ”Freddy Türkenkönig” ve “Airport, Rückflug nach Teheran” filmlerinde rol alır. Oyun yazarlığının yanı sıra kendi oyunlarını da sahneler. Otobiyografik romanı “Das Leben ist eine Karawanserei hat zwei Türen aus einer kam ich rein aus der anderen ging ich raus.” (Hayat Bir Kervansaray İki KapısıVar Birinden Girdim Diğerinden Çıktım) ile 1991 yılında “Ingeborg Bachmann”,1992’de “Walter Hasenclever” 1999’da da “Adelbert von Chamisso”, 2001 yılında “Kuzey Ren Vestfalya sanatçı ödülü”, 2004 yılında da “Kleist” ödüllerini almıştır.

Alman edebiyat çevrelerinde geniş yankı bulan bu 383 sayfalık otobiyografik romanın en belirgin özelliği Özdamar’ın Almancayı kendine özgü bir tarzda kullanması, yani Türkçe düşünerek Almanca yazması olarak karşımıza çıkar. Standart dilden, gramer kurallarından sapmalar, birbiri ardına kullanılan çok sayıdaki atasözleri, deyimler, eğretilemeler, şiirler, şarkı sözleri, dualar, ilençler, tekerlemeler, sloganlar, simgesel anlatımlar eserin dokusunda neredeyse temeli oluşturur. Bu türden kullanımların özgün dildeki anlamlarını korumaya çalışarak, kelimesi kelimesine Almancaya aktararak bir bütünlük oluşturmadaki başarısı romanın geniş çevrelerce dikkat çekmesinin nedenlerinden biridir. Eserde, küçük bir kız çocuğunun gözünden çocukluğu, ilk gençlik yılları son derece dikkatli gözlemlere dayanılarak çocuğun saf bakış açısından anlatılır. Olaylar 1950’li 60’lı yıllar Türkiye’sinde geçer. Kız çocuğu (ben anlatıcı),annesinin (Fatma) karnında gözlemlerini yapar ve anlatmaya başlar. Anlattıkları, Almanya’ya göç edinceye kadarki dönemi kapsar. Bu dönem içerisinde ben anlatıcının her türlü konuşmalarından, ailesinden, komşularından, karşılaşmalarından, yaşadığı yerlerdeki izlenimlerinden, duygularından, dönemin sosyal-politik gelişmelerinden son derece imgesel, eğretilemeli anlatımıyla günlük yaşamdan sahneler verilir.

Büyük baba anlat!’ Büyük baba konuşur ve yüzünde tıraş edilmemiş sakalı büyür ve sakalı bir halı dokumaya başlar. Askerler halının resimlerini görmek için ateş yakarlar.” (s.38)

Bunun yanı sıra köyden kente göç olgusu, kadının-erkeğin toplumdaki yeri, dinsel-batıl inanışlar, ülkenin içerisinde bulunduğu durum da metinde önemli bir yer tutar.

Eser, aile bireylerinin, büyük anne (Ayşe), büyük baba, anne (Fatma), baba  (Mustafa) ve ağabeyin (Ali) rolleri kuşaklar arasındaki farklılıkları da ortaya koyar. Eserde anne çağdaş, 50’li 60’lı yıllar İstanbul’una gerek görüntü, gerekse davranış olarak ayak uydurmaya çalışan, yeniliklere açık, geleceğin temsilcisi iken; büyükanne batıl inançlarıyla geçmişin, geleneğin temsilcisidir. Büyükanne ile anne arasındaki görüş ayrılığını, büyükannenin torununu evlendirmek istemesi ve annenin buna karşı çıkışında görmek mümkündür. Şöyle der anne büyükanneye: “İhtiyar, istiyorsan eğer sen evlen, benim kızım okula gidecek.” (s. 272)

Babanın (Mustafa) sabit bir işinin olmayışı tüm aile bireylerinin psikolojisini olumsuz etkilemektedir. Baba, gününü gece kulüplerinde geçirir, alkol kullanır; buna rağmen aile içerisinde otoritesi tartışılmaz, geleneksel bir ‘Türk erkeği’ tablosu çizilmiş olur. Mustafa’nın bazı özellikleri şu şekilde sıralanır (s. 63):

 “Mustafa saf bir adamdır.” “Mustafa dürüst bir adamdır.” “Mustafa bir Kazanova’dır.” “Mustafa aziz bir adamdır” “Mustafa’nın bir zamanlar şevrolesi vardı” “Mustafa’nın Clark Gable gibi bıyığı var.” “Mustafa delinin biridir.”

Eser, ben anlatıcının işçi olarak trenle Almanya’ya yaptığı yolculukla son bulur. Julia Kristeva’nın, “Metin, alıntılamalardan oluşma bir mozaiktir.” sözünü doğrularcasına Özdamar’ın metinleri de alıntılamalardan (atasözleri, deyimler, tekerlemeler ve başka kalıplaşmış sözlerden) oluşma bir metne güzel bir örnek oluşturur.

Yazarın eserlerindeki çok sayıda ardı ardına bağlama göre atasözleri kullanımları dikkat çekicidir. Aytaç, bunların romanın dokusuna ustaca monte edilişlerini ve metinlerarası türler arasında değerlendirebileceğimiz bu türden kullanımları, edebî montaj tekniği olarak ele alır ve Özdamar’ın bu tekniği (atasözlerini kelimesi kelimesine çevirerek) sıkça kullanması kendisinin bir özgünlüğü olarak değerlendirir. Özdamar, “Hayat Bir Kervansaray İki Kapısı Var Birinden Girdim Diğerinden Çıktım” başlıklı eserinde kullandığı halı motifinde olduğu gibi, eserlerini bir halı gibi dokur; ancak onun halısının malzemesi iplik değil, çok renkli, çok zengin motifli metin parçacıkları, kültürel öğelerdir.

Bugün dünyada renkleri, giysileri, dilleri, müzikleri, kültürleri farklı milyonlarca insan dolaşmaktadır. Giderek farklı olduklarını her fırsatta dile getiren bu göçmenler ikili bir kimliğin taşıyıcısıdırlar.  Onlar artık ne tam geldikleri ülkeye ne de yaşadıkları ülkeye aittirler.  Meyda Yeğenoğlu’nun deyişiyle “göçmen kimliği ne arkaik ve moderndir, ne geçmişe ne de şimdiye aittir.  Bu kimlik ne o’dur, ne de bu’dur, aynı anda her ikisidir.”  Kısaca göçmen kimliği melez bir kimliktir.  Bu melez kimliği Amin Maalouf, “Çivisi Çıkmış Dünya” adlı eserinde şu cümlelerle ifade eder:  “Yabancı ülkeye göç eden birinin, öncelikle kendi ülkesinden göçtüğü unutuluyor genelde.  Sıradan bir ayrıntı değil bu, göçmen gerçekten iki kişidir, kendini de öyle görür.  İki farklı topluma aittir ve her iki toplumda aynı statüye sahip değildir.  Örneğin, sürüldüğü kentte, alt düzeyde bir görevde çalışmaya boyun eğen diplomalı biri, anayurdunda saygın bir kişi olabilir.  Kuzey şantiyelerinde çekine çekine, hep yere baka baka konuşan Faslı bir işçi, yakınlarının arasına döndüğünde gururla kendi dilini kullanabildiğinde, özgüvenli hareketlerle, yüksel sesle konuşan, tatlı dilli bir hikâyeciye dönüşebilir.” (Maaloof, 2009:179)

Almanca yazan üçüncü ve dördüncü kuşak yazarların büyük çoğunluğu tek bir kimliğin içine sığınmaktansa iki kimlikten, iki kültürel kaynaktan beslenmeyi edebiyat eserlerinde yansıtırlarken sanatın zenginleştirici gücünün bilincine varmışlardır. Yarım yüzyıllık bir kültür birikimi çoktan oluşmuş ve devam etmektedir. Göçmen yazarlar ve sanatçılar yakaladıkları bu fırsatla dünyayı yaşanılabilir kılacaklardır.   

 

Raşel Rakella Asal

20 Haziran, 2015

 

Kaynakça

http://www.turkalmanhaber.com/haber/almanyada-ne-kadar-turk-yasiyor/951

http://www.kamu-is.org.tr/pdf/817.pdf “Almanya’ya Türk Emek Göçü” Av.Hakan YILDIRIMOĞLU

Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:13, Sayı:1, Mart 2015 Beşeri Bilimler Sayısı

Avrupa Türk Edebiyatı ve bir temsilcisi: Emine Sevgi Özdamar Çankaya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Journal of Arts and Sciences Sayı: 7, Mayıs 2007

Ahmet Demir, Sosyo-Ekonomik yönüyle Almanya’ya Göçün Yüksel Pazarkaya’nın “Oturma İzni” nde yansımaları (http://turkishstudies.net/Makaleler/1916021092_41_ahmet_demir.pdf)

Ayvaz Morkoç, Yrd. Doç. Dr., Fakir Bayburt’un Duisburg Üçlemesi, Celal Bayar Ün. Edebiyat böl,

Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:13, Sayı:1, Mart 2015, sayfa 482499

Tuğba Çarıkçı, Hikmet Asutay : Göçün Ellinci Yılında Almanya’da Yükselen Değer: Türk Alman YazınıUluslararası Sosyal Bilimler Dergisi), sayı: 05 / 2015, sayfa: 1732

Deliler teknesi “göçmen edebiyatı dosyası için” yazıldı

 

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/