Ürün Adı: Sıkışmış Yaşamlar Kenti İstanbul; Selim İleri - Mel'un
Ürün Kodu: 1561
Bu ürün 184 kez incelendi.

”bulunduğum mekânım ben”

Noel Arnaud (Letat d’ebauche)

  

Hiç düşündünüz mü, mekân unsurunun olmadığı bir roman yazılmış mıdır?  Bu soruya vereceğiniz yanıt “hayır” olacaktır.  Romanın insanla, insanın yaşadığı çevreyle, insanın düşünceleri ve hayalleriyle ilgili bir tür olduğu düşünüldüğünde insanın yaşadığı mekânın da romanın vazgeçilmez bir öğesi olduğu öne çıkıyor.

Bakın, Bir Kente Sanat-Edebiyat Kapısından Girmek adlı denemesinde İsmail Mert Başat romanlarda mekân öğesine şöyle eğiliyor:

“(…)Paris’i en iyi, Victor Hugo’nun “Sefiller” i ile kavrayabiliriz.  O Paris ki, o günden bugüne kendisine ne eklese, ne kadar yenilese, tüm bunlar her seferinde Paris’in kendi imgesine, kendi kültürüne yenik düşmüş ve Paris’in essance’ı, ruhu hep ayakta kalmıştır; ve “Sefiller” hâlâ, Paris’e girmenin en sağlam kapısıdır.  Ya Burgaz’a, onun gizemine, size “hişt. hişt” diye seslenen büyülü yalnızlığına, ya da balıkçı sohbetlerine takılmış yaşam parçalarına, Sait Faik’in öykülerinden başkaca bir kapıdan girebilir mi sanıyorsunuz?  Londra’ya geçmişiyle birlikte bakmanın en verimli rehberlerinden birisi, Dickens değil midir?  James Joyce’un Ulysses’i her şeyden önce, bir Dublin’i koklama, görme, hatta dokunma kılavuzudur.  Hart Crane ile New York’u, Bukowski ile Chicago içindeki “saklı Chicago”yu keşfedebilirsiniz.”

Eserlerinde İstanbul semtlerini mekân olarak seçen Sait Faik ismi İstanbul ile özdeşleşmiştir. Ele aldığı semtleri mekân olarak algılamaz, mekânlarda yaşayan insanları ağırlar öykü evrenine. Şair Yahya Kemal için İstanbul, sonsuza kadar sevilecek aziz bir sevgilidir. Şehri doya doya yaşayan bir diğer şair de Orhan Veli’dir. Onun İstanbul’u, büyük bir ritme ve enerjiye sahip olan bir yaşama alanıdır.

Orhan Pamuk ilk romanı "Cevdet Bey ve Oğulları”nda Nişantaşı´nda yaşayan bir ailenin üç kuşak hikâyesini, "Kara Kitap" ta İstanbul’un sokaklarını, geçmişini ve tarihi dokusunu, kayıp karısını arayan bir avukat aracılığıyla anlatmıştır.

İstanbul’u romanlarına mekân seçen diğer bir yazar da Selim İleri’dir. Selim İleri’nin romanlarında geçmiş zaman önemli bir yer tutar. Roman kişilerinin geçmişte ne tür bir aile ve çevrede yetiştikleri, bu aile ve çevrede nelerle karşılaştıkları, kısacası tüm yaşantıları, bu art zaman düzleminde yer alır. Türkiye’nin yaşadığı siyasal ve toplumsal değişimlere eserlerinde sıklıkla değinen yazarlar arasında yer alan Selim İleri tanıklık ettiği dönemi kendine özgü bakış açısıyla yorumlar.  Son romanı “Mel’un” da tarihe tanıklık etmiş Bizans’a ve Osmanlı’ya başkent olmuş bir kentin değişimini romanlaştırmıştır. 

Sayru Usman’ın yaşadıklarını, belirli bir tarihsel-kültürel fonda kendi içinde sıkışma halini deneyimleyerek yaşadığını söyleyebiliriz. Mekân olarak İstanbul Sayru Usman’ın daha çok karakteri üzerinde geliştiği, büyüdüğü, eylemde bulunduğu ve kendini gerçekleştirdiği sorunsal nitelikli bir yer olma özelliği gösterir. Bu yönüyle kurgusal metnin gelişimine zemin hazırlayan İstanbul kentinin zaman içinde geçirdiği değişim romanın hareket noktasını oluşturur. Bu anlamda“Mel’un” kendi içinde sıkışmanın karşılığıdır.

Romanda mekân olarak İstanbul, yalnız bir mekânı ve oradaki hayatı tanımlamaktan ibaret değildir. Bir ruh halinin ifadesidir İstanbul. Anlatıcı sürekli kendi bireysel tarihi içinde kronolojik olmayan geçmişin farklı noktalarına yolculuklar yapar.  Roman kişisinin zihnindeki izlenimlerin, çağrışımların ya da anıların değişkenliği, romandaki zaman kurgusunun belli bir kronolojiyi izlemesini engeller. Özellikle anlatımda geriye dönüşler, anlatılan zamanda oluşan ani sıçramalar karmaşık ve değişken ruhsal durumun bir yansımasıdır. “Mel’un” bir yandan anlatıcı Sayru Usman’ın gözünden İstanbul’un kentleşmesini ele alırken, bir yanda da Sayru Usman’un bilinçaltına attığı türlü arzu ve isteklerin artık bir çatışmaya dönüp kendine yarattığı “yazar” maskesi altında yaşamı ve kendini sorgulamaya zorlaması ile başlayan kendi etrafında olup bitenlere anlam verme ve kendini gerçekleştirme çalışmasının romanıdır denebilir.

“Kent”,  “İstanbul” gibi kavramların altını çizerek, belki bu noktada şunu söylemek mümkün: Selim İleri, zamanın hızlanmışlığına, eski İstanbul’ un donmuşluğuna, tarihsel bilginin ışığında günümüz İstanbul’un kentleşmesini sorunsallaştırmaktadır.

Anlatıcı, Sayru Usman, sanatla edebiyatla meşguldür. Birçok sanat yapıtı üzerine incelemeler yapar, düşünür, yorum yapar.  Onun bu uğraşı ister istemez yaşadığı dünya ve kendisi hakkında da düşünmesine neden olur. Haiku yazar, tarih üzerine okumalarda yoğunlaşır; bu okumalarından notlar tutar.   Edebi ve tarihi romanlarıyla ülke ve dünya çapındaki şöhretini perçinlemiş olduğu fantezileri vardır.  İstanbul ve Osmanlı tarihi üzerine kitaplar okuyarak gerçek bilginin sahibi olacağını düşünür.  Eski İstanbul karşısında garip bir heyecan duyar. Bu yaptığı işin doğruluğuna kendine inandırmak için sürekli savunma mekanizmalarını devreye sokar.  Oysa gerçek dünyada pasifize olmuş, gücünü yitirmiş ve olaylar karşısında gözlemci konumuna düşen kişilik belirtilerini taşımaktadır.

Yazar olma hayalleri içinde kaybolan Doktor Tahsin’in bakımı altında şizoid bir hastadır.  (“Doktor Tahsin sonbaharı ilkbahar zannetmemden fevkalade kuşkulanacak.” (s.142)   Evine temizliğe gelen Lazıme Hanım dışında kimselerin gelmediği, geleni gideni olmadığı apartmanca bilinir. Oğuz Demiralp’ın, “İnsan kalabalık ve yalnızdır” sözü Sayru Usman için de geçerli. Bulunulan mekânın darlığından (apartman yaşamı) kişiler birbirleriyle sık sık karşılaşırlar.  Herkes herkesi tanır; kişiler birbirlerinden çok az soyutlanmışlardır. 

Sayru Usman dünyayı tanıma ve bilme merakını Osmanlı tarihinde ve kültüründe yaptığı araştırmalarla çözeceğine inanır. Tarihten esinlendikçe çocuklar gibi sevinir. Kendini okumalara atar.  Bu noktada okuma üzerine düşünelim isterseniz, okuma eylemi nedir?  Kitap bilinmez olandır, kendi evreninde kapalıdır. Okurken kitap büyür, kendini kendi yazgısına doğru açar.  Bilinmezliğin karşısında sonsuz büyüklüğe doğru yol almaktasınızdır. Kitap kurduysanız, günlük yaşamdan kopmuş, okuma yolculuklarına yelken açmışsınız demektir. Okunan kitap, her şeyi yok edip kendi egemenliğini üzerinizde kurmuştur. Artık, dışarıda ne olursa olsun, kitap kendi üzerinde düşündürmeye iter sizi, kitapla bir bağ doğmuştur aranızda. Küçük bir mekân okura bir Dünya sunar.  Böylece küçük bir mekân içinde bir Dünya inşa edilmiş olur. 

Okuma saatleriniz dünyadan kopmuş olduğunuzu hissettiğiniz saatlerdir.  Öyle ki, öylesine kaptırırsınız ki okuduğunuz metne dış dünya kolayca hiçleşir.  En uç yalnızlığa doğru yol almaktasınızdır.  Bu yalnızlıkta derin düşüncelere dalar, düşlerinizin dünyasına adım atmış olursunuz. Bu noktada okumaların yapıldığı oda okuma eylemi kadar önem kazanır. 

ODA

Odalarımız en yalın halleriyle bir ruh halini açığa vurur; iç dünyamızı dile getirir.  Odalarımız kendimizi sakladığımız bir içselliği barındırır; her önüne gelene açılmayan, mahrem bir alandır; daha doğrusu mahremiyetin kendisi başlı başına bir saltanat sürmektedir.

Boş vaktin, çalışma saatleri dışındaki zamanın geçiştirildiği bir yer olarak tanımlarsak odalarımızı, başkalarıyla birlikte olunacak yer değildir odalarımız.  Odalarımızda yolculuklar bir başına yapılır.  İnsan, kendiyle baş başa kalmak, dışarıdaki karmaşadan, devinimden, gürültüden sıyrılıp dinginliğe ulaşmak için gideceği yer odası olur.  Kişinin yalnızlığı her yere sinmiş, her yanı kuşatmıştır. Kişi o yalnızlıkta bulur aradıklarını. İnsanın kendi derinliklerini keşfetmeye çıktığı, derinliklerine yaklaştığını sandığı yerde kaybolduğunu anladığı, kendisi için ararken, herkes için geçerli olanları bulacağı bir mekândır.  Oda sessizliktir.  Etraf sessizken enginlik, derinlik, sınırsızlık duygusu sarar insanı.  Bu alanın yaydığı huzurun siz de bir parçası olursunuz. 

Çalışma odası

Sayru Usman’ın dünyasında okuma ve yazma eylemi büyük bir önem taşır.  Yaşamdan kaçarken “odasına”,” yazıya”,” okumaya” sığınırken, “okuma-yazma odası” neredeyse bir tapınağa dönüşür, okuma-yazma eylemi kutsal bir boyut kazanır.  Dış dünyanın üstüne bir çizgi çekilmiştir; gün artık yeniliğin, şaşırtıcı olanın, bilinmeyenin günüdür. Bir odaya kapanmak bir dar mekâna kendini hapsetmek, bir fanusta yaşıyor gibi olmaktır, dünyadan kopmaktır.  Okuma ve yazmak için odaya çekilmek, tek başına kalmaktır, yalnızlıktır. 

Okuma odaları sessizliktir.  Etraf sessizken enginlik, derinlik, sınırsızlık duygusu sarar içinizi.  Öyle ki, bu mekânın yaydığı huzurun siz de bir parçası olursunuz.  İç mekân olarak oda böylece bir gevşeme, bir rahatlama olarak düş âlemine açıldığınız bir alana dönüşür.  Hayal gücünüz hareketlenmiş, duvarlar başlarını alıp gitmiş, sınırlar kalkmıştır.  Oda uçsuz bucaksızlığın mekânına dönüşür.  Tüm sınırların kalktığı, ruhun kendi geniş yaşam alanına kavuştuğu bir mekânda kendinizle baş başasınızdır.

Okumaya/yazmaya olan tutkusu ile Sayru Usman yer yer Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar’”ındaki anlatıcıyı akla getirir.  Yeraltı adamı için odası dünyadan kaçacak bir mekâna dönüşmüştür.  Nurdan Gürbilek  “Benden Önce bir Başkası” ndaki inceleme yazısında Dostoyevski’nin “yeralatı” nı “ hem bir diklenme yeri, hem bir sığınak,  hem bir hınç mekânı olarak yorumlar. 

Dostoyevski “Yeraltı Adamı”nın kurgusal bir karakter olduğu halde toplumda karşımıza çıkan bazı kişilerin tipik bir örneği olduğunu söyler. “Yeraltı Adamı ” yaşadığı toplumdan aşırı bir şekilde tecrit edilmiştir.  Kendisini önemserken, kendisini karşılaştığı herkesten daha zeki ve bilinçli bulur. Ama sık sık bilinçli halinin yaptığı her işte kendine güvenmesine engel bir şüphecilik besler. Bu şüphecilik onu köstekleyecek onun yaşamda aktif bir rol üstlenmesini  engelleyecektir. “Yeraltı Adamı” düşünce ve duygularını sürekli inceleyecek, üzerinde türlü yorumlar yürütecektir. Bu nedenle onun hiçbir şey hakkında karar verme yeteneği yoktur.

“Yer altı”, kendine ait olandır.  Onun gizli köşesidir.  Dünyayı izlediği gözetleme kulesidir. “Vardığım sonuca göre, en iyisi hiçbir şey yapmamak!  Her şeyden iyisi, bir köşeye çekilip seyirci kalmak.  Onun için yaşasın yeraltı!” dese de bir şey yapmadan duramaz. Yazar, yazdıkça kendine ait odanın dışına çıkar böylece “yeraltı” diye adlandırdığı gizli köşesini yer üstüne taşımış olur.

Veya edebiyat dünyasından bir başka yazara Kafka’nın dünyasına dönersek orada baba Hermann Kafka’nın oğlunun edebiyat merakını “zirzop”, “kaçık”, “zıpır” ya da “züppe” ce bulur. Oğuz Atay da 1947’de kırk yaşındayken ele aldığı “Babama Mektup”unda kitapların dünyasına sığındığını anlatır.  Baba Hermann Kafka gibi Cemil Bey de oğlunu “uydurma” bir dünyada “deli saçması” şeylerle uğraştığı için iğneler. Tüm bu örneklerde bu yazarlar kitapların dünyasına sığınmışlar, ancak okuma ve yazı yoluyla rahat nefes alabilmişlerdir. Sayru Usman yalnız güçsüz değil, aynı zamanda asalak olduğuna da inandırılmış, büyük bir yaşama korkusu edinmiş, sonunda yaşamdan pasifize olmuş bir yaratığa dönüşmüş; okuma odası onun sığınağı, hayata tutunacak mekânı olmuştur.

EV/YAZI EVİ

Ev kişinin kendisidir.  Hiç kuşkusuz ev bize bir iç dünya bağışlar ve bu yüzden ayrıcalıklı bir alandır, başlı başına bir dünyadır. Yaşadığımız mekân olduğu için bizi en iyi yansıtan bu alan kimliğimizden işaretler taşır.  Yaşamımızın tüm ayrıntılarını, yaşamımızı nasıl doldurduğumuzu her nesnesi, her köşesi ile bizi anlatır.  Bachelard  “ev”i şöyle tanımlar:  “…ev, bizim dünyadaki köşemizdir.  Çok kez söylendiği gibi, ilk evrenimizdir.  Ev, gerçek bir kozmozdur.” (s.34) Marguerite Duras’a göre insan ancak evin içinde yalnız.  Ve kendinin dışında değil, içinde yalnız. Evin kişiye sağladığı yalnızlık büyülü bir yalnızlıktır.  Sayru Usman bu yalnızlığı o kadar sever ki, evi, yazı evi haline gelir. İç dünyasında giderek yoğunlaşacağı, kendi iç dünyasında sürekli genişleyen bir yer açacağı,  bir yandan kendini dünyadan soyutlayacağı, bir yandan kendini dünyaya açacağı, başka insanlara uzanacağı tek gerçek köprü, kendini gerçekleştirme mekânıdır “yazı evi”. 

 

 

Romanda dikkati çeken önemli unsurlardan biri de Sayru Usman’ın iki annesinin oluşudur.  (Havva annesi ile Jülide annesi)  Anlatıcı, Havva annesinin ona anne şefkati ve sevgi gösterdiğini, çocukluğunda onunla ilgilendiğini söyler.  Julide annesinin ise kayıtsızlığından yakınırken sevgisiz bir ortamda büyümenin verdiği eziklik içinde büyüdüğü bu aile ortamından şikâyetçidir. (“Havva annem soğan, kapuska, yeşil sabun kokarak bana sarılmaya çalışır… (s.541)

Jülide anne kibarlığıyla, zarafetiyle, alafrangalığı, tepeden bakışıyla, çat pat Fransızcasıyla, piyano tıngırdatmasıyla hakiki bir salon kadınıdır.  Ev kadınlarını küçümser, hatta o tip kadınları geri kadın tipi sayar.  Kendisini ideal kadın olarak görür. Güzel giyinir, çehresini alımlı gösterecek makyaj yapar, “parfön” sürünür.  Elleri ayakları manikürlü pedikürlü; saçları kuaförden yapılıdır. Balolara gider, orada dans eder.  Evladıyla hiç ilgilenmez,  çocuk Sayru mum gibi erir. Havva annesi onun bu haline üzülse, onun derdini anlamaya çalışsa da ev işlerinden, kapuska pişirmekten, çamaşır bulaşıktan, çorap yamamaktan başını kaldıramaz.   O Jülide annesi gibi gezip tozmaz, odasına kapanmaz – esasen onun odası yoktur-; ya mutfakta boncuk fasulye ayıklar, vişne reçeli yapar, ya balkonda çamaşır asar, yer siler, halı döver, yorgan kaplar, çorap yumurtasında geçirdiği yırtık çorapları örer.   Sayru Usman Havva annesi öldüğünde tabut evden çıkarken bir zamanlar bu kadının gençlik yıllarında her genç kadın gibi, tıpkı Jülide annesi gibi,  güzel giysiler giymek, güzel parfümler sürünmek, gezmek tozmak, sinemalara, tiyatrolara, suvarelere gitmek istediğini düşünür.  O Jülide annesi gibi mektep yüzü görmemiştir, ev kadınlığını tercih etmiştir, okuma yazması da ‘hafiz hanım”dandır.

Sayru Usman’ın çocukluk yılları İkinci Dünya Harbi’nin felaketli seneleridir. O bu döneminde annesiyle ilgili bir sevgi sorunu yaşamıştır. Sevgi ve şefkate en ihtiyaç duyduğu döneminde anneden yoksun büyümüştür. Annesi tarafından aşağılanmış, hor görülmüş ve küçümsenmiştir. Çocuğun temel sevgi ihtiyacını böylece reddeden anne oğlunu umutsuzluğa sürüklemiş bu onda çevresi tarafından sürekli aşağılanıp hor görüldüğü duygusu yaratıp paranoid kişiliğe ve hayaller dünyasında yaşamaya zorlamıştır. Ben‟in gelişimini yitirip şizoid bir yaşamla burun buruna getirmiştir. Sürekli aşağılanan Sayru Usman ergenlik döneminde içe kapanık yaşama mahkûm edilmiş ve silik kişiliği yüzünden erişkinlik döneminde istediklerini başarabilecek güçten yoksun olduğu hissine kapılmıştır. Benliğindeki bu siliklikten kurtulmak için kendine yazar olma fantezisini yaratmıştır. Hiçbir zaman bu eyleminden yılmamıştır.  Hayatının en bitkin günlerinde bile yazmaya devam etmiştir.  Adeta iki ayrı Sayru Usman söz konusudur.  (s. 506)  Hayatla boğuşan, gece gündüz yıkılmamaya, ayakta kalmaya çalışan bir yazar olarak günlerini geçiren biridir.  Ayrıca yayıncılar, yayınevlerinin fikir danışmanları, dosyalarına burun kıvırmalarına da katlanmak durumundadır. 

Diğer Sayru Usman ise sefil bulduğu insan kalabalığından kaçarak, “ev”inde,  kendi köşesinde, yalnızlığına sığınmıştır. Mağarasında güvende olan hayvanlar gibi o  “ev”inde, araştırmacı kişiliğiyle, sanata ve tarihe olan tutkusuyla, adeta toplumdan kamufle olmuştur.

Dünyada olup bitene kayıtsız, yaşadığı hunharca hırpalanışlara, tartaklanışlara, aşağılanmaya aldırmadan yazı masasının başında hayallerini, hakikatlerini, felsefesini, birikimlerini, gözlemlerini, tespitlerini, sevinçlerini, çılgınca tuttuğu defterlerine yazar.  (“Dıştaki uğultuyu, çirkin homurtuları gönlündeki musikiyle temizledi, susturmayı bildi; çok şükür.  s.507)  Sayru Usman’ın bu durumunu Bachelard, şöyle açıklar:  “Ev, insanı gökten inen fırtınalara karşı koruduğu gibi, yaşamdaki fırtınalara karşı da ayakta tutar.  Ev hem beden hem de ruhtur.  İnsan varlığının ilk dünyasıdır.” (s.37)

Tarihe olan ilgisi onu oyalar.  Bilhassa Osmanlı tarihini, Lale Devrini, Osmanlı sünnet düğünlerini, Osmanlı’daki meyhane kültürünü araştırır.  Batılaşmamıza başlangıç olarak Tanzimat gösterilmiş olsa da, o bu düşüncede değildir.  Batılaşmanın Lale Devri’nde atıldığı kanısındadır.  Defterlerindeki tarih sayfalarını bir araya getirerek ve kronolojik bir sıraya dizerek bu yazılarını eserleştirme umudu taşıyarak yazar.  Anlatı boyunca uygun bulduğu her fırsatta, konuyu tarihin başka alanlarına saptırır; tuttuğu defterler gittikçe genişleyen bir anlatı yelpazesini kapsar; baş döndürücü bu öyküler girdabının içindedir artık. Bu tutku ondan hiç eksilmez.

Sayru Usman için yazmak bir tutkudur.   Hazırda bulduğu malzemeyi alarak bunları iletmeye, bir ürün meydana getirmeye çalışır.  Bu malzemeler içinde daha önce yazılmış eserler önemli bir yer tutar. Bu malzemeler onun gerçek olan tek zenginliğidir. Sevince, acıya, sevgiye de ancak yazarak erer; onu hiç yitirmek istemez.  Onun için yazmaktan başka bir şey yoktur dünyada. Yazmak yaşamış olmaktır. Okudukça yazar, yazdıkça okur, okuduklarına yorumlar getirir.  Örneğin asıl meselemizin Doğu-Batı algımızdan kaynaklandığını düşünür: 

“Asıl meselemiz acaba Garplı olmak mıydı?  Ziya Gökalp Bey’in söylediği gibi, Orta Asya’dan beri istikametimiz hep Garp’a mı yol alıyordu?  Tanzimat, Meşrutiyet hep Garp’ı tercih etti.  Halbuki on beşinci asırda Fatih Şarkı’ı ve Garp’ı birleştirmek istemişti.  Cumhuriyet münevveri Garplı olacağım diye çok bedel ödedi.  Netice nedir, akibet nedir?”  (s.483)

Biz sadece taklit ederiz.  Hürriyet, hukuk, ilim bizde Batı’dan taklitlerdir, iki asırdan beri.  Unlar iki asırdan beri manaları küflenmiş kelimelerdir.  Halk bunlardan hiçbir şey anlamaz.  Şark’ın münevveri hiçbir endişe duymayarak Marx’ı Engels’ı yahut Voltaire’i Montaigne’ı okuduğunu söyler, yani yalan söyler…” (s.438)

“Asya’yla Avrupa arasındaki uçurumu aklımızın ucundan bile geçirmediğimiz için bu sabah Avrupalı yarın sabah Asyalı olacağımızı zannettik.  Bizim klasiklerimiz yok diyor, bizim bir bokumuz yok demeye getiriyor, böylece en Batılı oluyor.  Halbuki en büyük işkence Şark nedir Garp nedir bilmemektir.  İki âlemin ortasında yaşıyorsun ve ikisi arasına sıkışmışsın, haberin yok!”. (s.438)

Onun yalnızlığı, fikirlerini başkalarıyla paylaşamayışındandır; iletişimsizliği dipsiz bir kuyu kadar derindir.  Dipsiz kuyunun derinliğine tahammül edebilmek için, bir ömür boyu hep içinden konuşmuş, düşüncelerini defterlere yazmıştır. (s.281)Kısacası, kendi kendine konuşmaya başladığından beri, günlükleri en yakın, en can dostu olmuştur. (s.271)

Kent belleğinin yer aldığı mekânlara duyarlıdır. Şişli’nin çökkün apartmanlarıyla çevrili sokaklarında dolaşırken kıpkırmızı güllerle, eflatun leylaklarla, mor-sarı süsenlerle, bembeyaz manolyalarla dolu eski İstanbul bahçelerini, kestane ağaçlarının gölgelediği köşkleri arar.   Bir zamanların görkemli köşklerinin “ gökdelen gecekondusu apartmanların” ortasında kulübe gibi kaldığını görmek ona sıkıntı verir.  Pek nadir evden çıktığı günlerden bir gün Caddebostan’a gitmek için Karaköy’den Haydarpaşa vapuruna biner.  “İstanbul yine o İstanbul; asırların Topkapı Sarayı (Yeni Saray, Saray-ı Cedid) yerli yerinde” dir (s.475) ama Haydarpaşa’dan artık tren kalkmadığına şaşırır.  Eski olan hiçbir şeye saygı duyulmadığından şikâyetçidir.  Sağlıksız mimari konusunda kısmen günümüz toplumunu da sorumlu tutar.  Modern insan, yapıları yenilemek yerine yenisini inşa etme üzerine kurulu “kaldır at” mantığını sürdürdükçe bundan sorumlu olmaya devam edecektir.  “Hiç değilse bu hatıraya sadık kalınmalıydı.” (s.475) diye hayıflanır.

En uzak geçmişine kadar uzanır, birbiri ardına dizili çok sayıda belirsiz hatırasını bugünkü görüşleriyle tekrar yorumlamaya çalışır.  O güne kadar tek ve büyük bir dünya kenti olarak algıladığı İstanbul gözünde birden küçülür, iğreti, geçici bir mekâna dönüşüverir.  Dün-bugün alışılmadık bir biçimde birbirine karışır.  Mekân olarak bu yerlerde zaman sıkışmış olarak kalmıştır.  Bu mekânlara dair anıları yer etmiştir zihninde.  Anıları mekânsallaştırıldıkları ölçüde gözünde canlanabilirler. Yitik zamanın peşine düşmesi, o mekânda zamanın akışını durdurmak istemesi, orada huzur bulduğu mekânlara saplanmak istemesindendir.

Zamanı daralmıştır, paraya kıyıp bir taksiyle Caddebostan’da tren yolunda bol leylaklı evleri aranır, bulamaz.  Nihayet Çatalçeşme’de leylaksız dallarıyla bir kavruk leylak ağaççığı görür, yarınsından çoğu göçmüş bir kökün yıprak bahçesinde bir zamanların görkemli köşkünü görünce (“Burada artık kimse yaşamayacak.”  (s.476)  diye geçmişi özlemle yâd eder. Eski yaşantılar geçmişin derinliklerinden uğuldar;  kâh Kanlıca’daki yalıda, kâh Büyükada’da faytonda, kâh Kalamış’ta, Todori’de, Demirağ Korusu’nda, Kervansaray’dadır.  Hayallerinde eski zamanların Teşvikiye’si, Maçka’sı, Büyükdere’si, Moda’sı, Tarabya’sı, Suadiye’si, ile doludur.  Hatta yazdığı ilk romanlarının mekânları Nişantaşı’nda mutena bir apartman, Büyükdere’nin hırçın denizine bakan bir yalı veya Nizam Caddesi’ndeki şatafatlı köşk olur. 

Halide Edip Anıvar’ın anısına Sinekli Bakkal Sokağı’na gittiği bir gün, ahşap evler, sürülü kafeslerin arkasında dedikodu merakıyla sokağı seyreden kocakarı başları, pencere kenarlarında kırmızı toprak saksılar, renk renk sardunyalar, fesleğenler, küpe çiçekleri göreceğini umar. Bulunduğu mekân hayal gücünü çalıştırmaya başlamıştır.  Hafızanın derinliklerinden, sınırlarına, hatta belki de hafızanın ötesine, hatırlanamaz olanın alanına adım atmıştır. Zira bu sokak, Halide Hanım’ın tasvirinden dolayı onda bir ömür boyu yaşamıştır.  Hiçbirini bulamaz, oralara boş yere geldiğine yanar.  Yeni İstanbul’da eski İstanbul yok olup gitmiştir. 

Eskilerin meyhane kültürünü anımsar.  O zamanlar yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarındadır.  O yaşlarında meyhane bülbülüdür. Üniyon Fransez’in karşısındaki meşhur Novotni Kardeşlerin birahanelerine her akşam gece yarılarına kadar akın akın insanlar gelir, lıkır lıkır biralar içilir. Muazzam bir orkestra valsler çalar. Zaten o dönem vals çağıdır.  Derken Novotni kapanır.  Bu defa Lefter’in meyhanesine takılırlar.  On beş yirmi sene.  Fakat durmadan bir şeyler değişir.  Sanki aynı masadan hiç kalkmıyor, hep aynı edebi, siyasi meseleleri tartışıyor, ama etrafları git gide başkalaşıyor, başka bir âleme dönüşüyor. 1978’lerde Lefter meyhanesinde kadınlı erkekli, genci yaşlısı, boyuna memleket meseleleri konuşarak içki içerler.  2000 yıllarda ise Lefter’in yeni işletmecisi Çingenelerle anlaşır, her gece Sulukule gösterisi yapılır.  Ziller susmak bilmez, Çingene kızın göğüs ayrığına para sokuşturmalar, çiftetelli oyunlar başlar.  Toplumda bir değişim olur.  Lefter’e hanımlar pek gelmez.  Hele kadın kadına hiç gelemezler.  Masalarda akşamcı erkekler memleketin nabzını içki sofralarında tutmaya yeltenir.  Bütün o konuşmalar, tartışmalar, itişip kakışma, sövüşmelerden bunalır, evine dönmek ister. 

Çocukluğunu düşününce anıları dirildikçe dirilir; aklına Jülide annesinin onu Moda Kadınlar Plajı’na götürdüğü günleri anımsar.  Hayatının daha dolaysız biçimde yaşandığı bir döneme, çocukluğa, ilk gençliğe geri döndüğü için bir mutluluk vardır bu anımsamada.  Bir zamanlar masaldan umulan özgürleşmeyi sanki hatıraları ona anımsattıklarıyla sağlamış gibidir.  O sırada cırlak bir kadın sesinin hoparlörden yükselişiyle geçen kamyonet “Overlokçu geldiii! Halılarınıza overlok yapılııır!” diye haykırır.  Kelimeleri işitmesine rağmen bir şey anlayamaz.  Yaşlılığına yorar. Hüzünlenir, bu bedbahtlıktan kurtulmak için televizyonu açar.  Kanallar televizyon terörü altına alınmıştır. Hangi kanalın düğmesine bassa, bombalar atılır, yüzüne namlular çevrilir, haykıran kadınlar, yarılı erkekler, ölü çocuklar, bağırıp çağıran politikacılar gelir ekrana. Başka bir kanalda göbek atan kadınlar, tekrar namlular, tekrar bombalar, sonra yine eller havaya!  Hangi kanalı çevirse durum aynıdır. 

Sayru Usman çevreye duyarlıdır.  Doğa sevgisi ile doludur.  Semtlerinde sokak ortasında kalan bir ağaç senelerdir dikkatini çekmektedir.  Bu ağacın nasıl  sokak ortasında kaldığını merak eder.  Düşününce şöyle yorum getirir:

“Besbelli, eski bir Şişli evinin bahçesindeydi.  Gençti, büyüyordu, meyveler veriyordu.  Sonra müstakil evi yıktılar, bir apartman!, bahçe yok edildi, bu zavallıcık da herhalde yol kenarında kalakaldı. (…)İstanbul’un dört bir tarafında onun gibi, köşk bahçesi, konak bahçesi artığı kim bilir ne ihtiyar ağaçlar vardır!”

Günümüz yaşam biçimleri doğayı bozguna uğratmıştır. İnsan, yeryüzü üzerinde yaşamını sürdürür; buna karşın ağacın yaşamı daha derindir. Çünkü o kökleriyle  toprağa sımsıkı tutunur. İnsan, onu o tutunduğu yerden koparmıştır. İnsan doğasına aykırı bu yapılaşmada kendi gibi tüm bir kent sıkışmıştır. Sayru Usman’a göre doğa modern yaşamla birlikte asıl işlevinden kopmuştur.   Sorgulamayan, eleştirmeyen, kendine dayatılan yaşam biçimini koşulsuzca kabul eden kent insanı oluşmuştur.  Standartlaşan, tek tipleşmiş insan yaşamının yansımalarının görüldüğü kent insanı. Üst üste yığılmış kutular içinde yaşam süren bu insan toplulukları, doğaya aykırı düşen bir anlayış geliştirmişlerdir.  Kocaman bir duvarın çevrelediği beton konutta yaşamlarını büyük bir yabancılaşma içinde sürdürmeyi benimsemişlerdir. 

İstanbul’un birçok eksiğini görür. Yaşadığı kent, insana yakışmayan sokaklar, birbirine bitişik binalar, arka binanın hava almasını engelleyen bencilliğin ve görgüsüzlüğün olduğu bir şehir konumundadır. Şehir rant üzerine kurulduğundan yaşam, nefes almak değil, para getirecek çözümler üzerine kurulmuştur.  Modern İstanbul insana yakışmayan, beton arasına sıkışmış kaos üreten konumundadır.

Günümüz İstanbul’u dar hayatların, dar ufukların, dar duyarlıkların İstanbul’u olmuştur.  Yeni zaman yapımı ‘konak’larda, rezidanslarda, sitelerde büyük odalarda, büyük salonlarda ağır zift kokulu dar hayatlar yaşanır.(s.222)  Hem yalnız zift kokusu mu?  Osmanlı yalısını ‘restore’ ettirirken- ‘jakuzi’ ısmarlayan yeni zaman zenginin gösterişten, görgüsüzlükten ibaret bahçelerinde yaşamaktadırlar.  “İçinde yaşayacak asalet sahipleri kalmamışsa, yalılar, köşkler, konaklar göçüp gitsin!” diyecek kadar kızgındır.  Boğaziçi’ndeki yalıları yeni sahipleri çok kötü restore ettirmişlerdir. Bazı yalıların kayıkhaneleri restore edilip restoran olarak işletilir.   Bu çirkin restorosyonlara avanak avanak bakmaktan başka bir çaresi kalmamıştır kent insanının. İstanbul kentinin değişimini gözlemlerken eski İstanbul bahçelerini anımsamadan edemez.  Bir zamanlar, bahçelerde tarhlarda, duvar kenarlarında, havuz başlarında şebboylar, kına çiçekleri, gecesefaları, horozibikleri ve mevsimi gelince kasımpatılar süslerken, bunların hepsi gözden düşmüştür. (s.214)

Yaşadığı Şişli semtinde toplumdaki düşüşü gözlemler;  apartman yaşamında karşı komşuların balkonda medeni kılık kıyafetten bihaber, rahat oturuşları, bir çiftin balkonda cilveleşmesi veya sekiz numaralı kattan mangaldan dumanların yükselmesi karşısında “ Herkes istediğini yapıyor. Herkes istediği gibi yaşıyor.”ifadesinde belirtir. (s.419) İnsanlıklarını unutan insanların kenti olmuş, değişmiştir İstanbul İnsan, çağlar boyu hayatın merkezinde yer alması nedeniyle üzerinde en çok durulan, bilimde ve sanatta sürekli incelenen bir varlık olmuştur her zaman.  Belki de “insanı” bu denli önemli kılan ilk özelliği sürekli gözle görünür değişimler yaşamasıdır.  Yaşadığı mekâna, kültüre, inançlara, toplumuna kısacası yaşamının her anına uyum sağlaması, hayata göre anlamlar yüklemesi, bir çamur gibi yeniden yeniden şekillendirilen bir yapıya sahip olmasıdır.  Sayru Usman’ın dünyaya tanık olma isteği bir hikâyeye sahip olma çabasından kaynaklanır.  Romanın isminin bir belirsizliğin anlamıyla “lanetli” olması anne ile ilgili olan sorundan kaynaklı olan bir psikolojik bozukluğu söz konusudur. Roman boyunca eksikliği hissedilen anne imgesi şizoid sorunun temel nedenidir. Ayrıca romanda İstanbul kentinin kullanılan mekânlar arasında yer alması bu sorunun İstanbul kentiyle özdeşleştiğini gösterir. Sayru Usman bu mekâna (İstanbul) dönüşler yaparak travmalar yaşamış, tepkisiz kalmamış bir şekilde içinde biriken öfkeyi boşaltmıştır.

“Güzel bir sabah. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyorlar.  Kuşların korosunu dinleyerek balkonumda tek başıma oturuyorum ve bu satırları yazıyorum.  İnsanın her şeye kırıldığı anlar gelip geçicidir.  Benimkiler de işte gelip geçti.  Mazinin yaralarını unutmaya kararlıyım.”

 

Raşel Rakella Asal

11 Ocak 2015

 

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/