Ürün Adı: Sanatı Ayrıcalıklı Kılan Çok Yönlü Bir Ressam - Mehmet Güleryüz
Ürün Kodu: 1535
Bu ürün 339 kez incelendi.

 

İnsan bir birey olarak niçin resim yapar ve diğerleri onu niçin “anlamak” ister. Resim yapmanın ve onu anlamaya çalışmanın ya da ondan estetiksel bir takım bilgilenme içerisinde olmanın belli başlı gerekçeleri nelerdir? Sanatçının niçin, nasıl, hangi bilinmeyen nedenlerle ve dürtülerle resim yaptığı konusu çapraşık bir dizi soru ve cevapları kapsayan bir karmaşa.

Sanat özünde risk alma ve katıksız bir kendinde olma hali taşır. Yanlışın, sabırsızlığın, yenilginin bile kişiye öğretebileceği pek çok şeyi de içinde barındırır. Sanatçı olmanın gerektiği bir sorumluluğu da sanatçıya yükler. Çizgisiyle, rengiyle, kullandığı malzemeyle hep bir anlamın peşinde olan sanatçı, kendine verilmiş olan gündelik yaşamın verileri içinde var olan, anlam birimlerini yeni bağlantılar içinde işleyerek, daha önce var olmayan anlam bütünlükleri kurarak eserini yaratır.

Çağdaş Türk resminin en önemli isimlerinden Mehmet Güleryüz “Belki” adını verdiği ve l7 eserinden oluşan sergisi Konak Pier Alış Veriş Merkezinde NarArtiz Gallery ve Özgörkey Otomotiv işbirliğiyle 12 Aralık 2013 – 30 Ocak 2014 tarihlerinde İzmirlilerle buluştu. Ressamlığıyla, oyunculuğuyla, çok yönlü ve muhalif kişiliğiyle her zaman ayrı bir duruş sergileyen Mehmet Güleryüz’ü size tanıtmak için hangi yönünden başlayacağımı itiraf edeyim ki bilemiyorum. Akademik kariyerini mi, ressamlığını mı, heykeltıraşlığını mı, oyunculuğunu mu, koleksiyonerliğini mi, dekor ve kostüm tasarımcılığını mı, eğitmenliğini mi, hat sanatına olan tutkusunu mu…
Mehmet Güleryüz, açık sözlü, korkusuz, kendini de yanlış bulduğu şeyleri de itiraf etmekten çekinmeyen, tavırlı, "Kötü Mehmet" olarak biliniyor. Yeni-anlatımcı resmin örneklerini veren, deseni resmin şeması olmaktan çıkaran Mehmet Güleryüz'ün, çocukluğunda başlayan ve hâlâ devam eden sanat serüvenini İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan “Güldüğüme Bakma”yı Ayşegül Sönmezay’la yaptığı nehir söyleşi kitabından okuyunca kendi sesi olmayı bilmiş, sivri dili, “sanat” ve “sanatçı” kavramlarına ilişkin pek çok cevaba ulaşmış oluyorsunuz.
Kırlaşmış saçlarıyla, çarpıcı mavi gözleriyle… Gözleri yuvalarından fırlayıp hızla gelen bir bilge gibi sizi çarpıyor. Aslında bu gözler maviden de öte; katışıksız, kıvamında ve büyüleyici bir durulukta. Işıl ışıl gözleriyle kendine sizi mahkûm ediyor. Karşısında hipnotize oluyor, büyüleniyorsunuz. Kendi iç dünyasıyla ile ilgili düşüncelerini düzenli olarak yazdığını kitabı okudukça öğreniyorsunuz. Kitap120 kasete sığdırılmış söyleşilerden oluşuyor. Ancak bu iç konuşmalar kariyerinin başındaki gibi hüzünlü bir perdeden yansıtılmamış. Mizah yüklü; kendi görüşleri ve resim dünyasıyla ilgili yorumlar taşıyan türden. Ufak tefek mutluluklardan dem vuran türden. Öyle görünüyor ki, mücadeleyle geçen onca yılın artık bir anlamı var. Bunca geçen “kanlı” günlerin meyvesini alıyor. Ama hepsinden önemlisi sanatla iç içe geçen bir yaşamın tadını çıkarıyor. Kitabı okurken her sanatçının böyle bir kitap yazmasının önemini bir kez daha anlıyorsunuz. Mehmet Güleryüz geçmişine bakarak düşünüyor. Kitap onun bir otobiyografisi niteliğinde. Kendi sanatsal derinliğini keşfettikçe yazmakta olduğu kendi portresi çıkıyor ortaya.
Umutları, önsezileri, öfkesi… İnsan acı çekmek için doğmaz fakat acıyla baş etmelidir, acıyla uzlaşmayı sağlayacak seçimler yapmalı ya da yollar bulmalıdır. Başarı soğuktur ve aldatıcıdır, başarısızlık insanın vefalı yoldaşıdır, bir sonraki yapıtının daha iyi olacağı hissini veren uyarıcıdır, aksi takdirde neden sanata bu kadar tutunsun ki! Önünde kıyaslama yapabileceği bir tek kendisi vardır. Bu güdü, eti, kemiği kadar bedenine işlemiştir. Ölmeden önce bir şeyler yazmak için duyduğu bu doyumsuz arzu, yaşamın kısalığının ve telaşının verdiği bu mahvedici his, onu tek dayanağına bağlıyor: sanatına.
Evet, kitabı okurken sanatçı olarak, Mehmet Güleryüz’ün, o klişe tabiriyle, şimdi kendini iyi hissettiğini ifade ediyor. Üzerinde yaşlanmanın melankolik fakat güçlendirici bilgeliği ile o, artık atölyesinden çıkarken, her zamankinden daha emin kendinden. Yaşamı akıl almaz şekilde zengin görünüyor. Günlerinin dopdolu geçtiğini, disiplinli bir hayat sürdüğünü ele veriyor. Hayattan zevk alıyor ama en çok sanatı seviyor. Sanat hakkında konuşmayı, teoriler üretmeyi, öğrencileri arasında birbirlerinin ve başkalarının tuvallerini analiz etmeyi seviyor. Bilgiyi, deneyimlerini çevresindeki öğrencileriyle paylaşıp çoğaltması, öğrencilerini heyecanlandırması ve onların gençlik enerjileriyle beslenmesi. Eski ustalar, yeni ressamlar… hepsi hayatına konuk oluyor. Yepyeni, pırıl pırıl yeni karşılaşmalar, yeni insanlarla dolu anlar. Hep bir yenilenme, yaşamına taze duyarlılıklar kazandırma isteği…
Sanatçı ruhu yetiştirilişinden beri onunla. Onun zemini hayattan, tarihten, düşten, düşünceden, kavramlardan, her yerden ve her şeyden seçimlerle döşeli. Ve o bu işi ciddiyetle yapıyor. Onun kariyerini, sanatını ya da hayatını bir ya da birkaç sayfada toplamak mümkün değil. Ama şöyle söyleyebiliriz: Onun hayatında isyan, karşı koyma ve tutku, istek öylesine güçlü ki, öyle ki, resmin ötesinde sanatla yaşamın bütünlüğüne uzanıyorsunuz. İnsanın içine işleyen, ikilem, acı, varoluş, sevgi ve sevgisizlik, ihanet gibi insanı-yaşamı tanımlayan duygularla örülen bir atmosferin içinde buluyorsunuz kendinizi.
Bu sanat yeteneğinin arka planında öğrenmeye ve keşfetmeye duyduğu istek ve ailedeki sanatçıların varlığı dikkat çekiyor. Hem baba hem de anne tarafından ailesinde gerçek sanatçıların bulunuşu yönünden kendini şanslı sayıyor. Baba tarafından erkeklerin nesillerce hat sanatına önem verip bir gelenek halinde hat yazmaları, yine yazı yazışını görme fırsatını bulduğu büyükbabası... Babanın ablası Bedia Güleryüz’ün Güzel Sanatlar Akademisi ve Berlin Akademisi öğrenimi görmüş olması, önemli bir ressam oluşu ve bütün hayatını resme verişi. Büyükbabamın evinde hem usta hattatların yazı örneklerini görme hem de halanın hocaları ve ressam dostlarının yapıtlarını çok erken yaşlardan itibaren izleyebilmek… Diğer yandan annenin ağabeyinin klasik batı müziğine 1920’li 30’lu yıllarda viyolonsel tutkusu ile başlayıp, hayatını müziğe, keman yapımına, resim ve heykele adaması. En azla yaşamayı ama sanatla yaşamayı seçerek onurlu bir özgür kişilik örneği oluşturması… Şüphesiz onu etkileyen faktörler… En önemlisi gerçekten çok yetenekli kişiler olmalarının yanı sıra, duruş ve yaşamları, dirençleri, doğal halleri, çevrelerinden farklı özgürlükleri ile Mehmet Güleryüz’ün yaşama bakışını şekillendiriyor.
Paris’te gördüğü eğitim. ’68 dalgasının geldiği yıllarda bu kentle yüzleşme, orada yaşama, bir aydın olarak onda yarattığı etki. Paris, İstanbul gibi, Roma gibi, Floransa gibi, sevgili kentlerden biri olmasının yanında 20. yüzyıl başında resim sanatına bir dönem başkentlik yapışının da etkisi ile sanatla orada karşılaşması. Resim sanatında çok büyük değişimler, yepyeni ressamlar, yeni akımlar var. Çok şey deneniyor, yeni yollar aranıyor. O ışıklı merkezde yaşaması, içinin, bakışının donanım kazanması; yaşadıklarını gözden geçirmesi. Ölümlü bir varlık olmanın daraltıcı sınırlarını aşıp sanatla ölümsüzlüğün yüzünü görmesi.
1971 yılında Paris'te Pont des Arts üzerinde bir günlük bir happening gerçekleştirir Mehmet Güleryüz. Bu olayı Levent Çalıkoğlu şöyle yorumluyor: “Olay, ayaklarına tekerlekler yerleştirilmiş mobil bir salıncak üzerinde uyuyan domuzumsu bir yaratığın gün boyu dolaştırılması ve sallanması üzerine kuruludur. Konstrüksiyonun tekerlekli, her an hareket edebilir olması, eylemi bir sokak tezgâhı zannedip kaldırabilecek Belediye görevlilerine karşı düşünülmüş bir önlemdir. Bu sayede eylem yarıda kalmadan gerektiğinde bütün bir şehri dolaşabilecektir. Güleryüz'ün tüm çalışmalarında nesnelere, canlılara ve figüre belirgin sorumluluklar yükleyen sembolik yaklaşımı bu iş için de geçerlidir. İktidarın hem totalleştirici hem de bireyselleştirici yönü, hiçbir şekilde durmayacak olan ve zaten durdurulmaması gereken salıncağın bizatihi kendisi olarak düşünülmüştür. Toplumsal şebekelerde, sokak aralarında, bireyler ya da gruplar arasındaki ilişkilerde, köprü üzerinde... Pekâlâ en radikalini bile kandıran aleni bir albenisi vardır bu sistemin. Göz okşayıcıdır ve en yetişkinini bile kendisine çekebilir. Domuz ise, salıncağın (sistemin) en konforlu yerine kıvrılmış faydacıları, çıkar gruplarını, sistemin işleyişinden rant elde edenleri işaretler. İşleyiş içerisinde en hassas görev, fayda sağlayanların uyumalarına yardımcı olan bireye, buradaki şekliyle sanatçıya verilmiştir. Güleryüz'e göre iktidarla kol kola girip aynı yolu yürüyeceğini zanneden sanatçıya verilen paye, salıncağı sallamaktan ibarettir. Aslına bakılırsa sırtı pek, karnı tok, yüzünde hafif bir tebessümle uyuyan domuzu uyutmaya devam etmek başlı başına bir iştir. Sallayan, sürekli tetikte beklemeli ve görevini aksatmadan yerine getirmelidir. Bununla beraber uyanır uyanmaz en yakınındakini kemirmeye başlayacak olan domuzun uyuyor olması da herkes için bir güvencedir. Fakat ne kadar sallanırsa sallansın domuz sonunda uyanacak ve karnını doyurmak için yine harekete geçecektir.”
1984 yılında gerçekleştirdiği Galerie 2016 (Brüksel) sergisinde bir odaya, yerçekimine direnen sirk cambazı Gasparino'yu ve onunla aynı kaderi paylaşan köpeğini yerleştirir. Gezgin Gasparino, Güleryüz'ün kişiliği ile özdeşleşen, sanatçının yaşamöyküsünün dışavurumu, ruh halinin yansıması, kişiliğin imgeselleştiği, özetle sanatçının bir otoportresidir adeta. Sirk dünyasının çok sevdiği renkli ve karanlık yüzünü, her an boşluğa yuvarlanabilecek bir trapezci figürü üzerinden kendi kişiliği ve hayatı ile özdeşleştirir Mehmet Güleryüz.
2006 yılında gerçekleştirdiği at ve köpek heykelleri insani bir dokunuşun ürünüdür. Her iki figürün de Güleryüz'ün kişisel tarihinde önemli bir yeri vardır. 2006 Temmuzu'nda Bayrampaşa civarında kızgın asfaltta karşılaştığı Çin'den getirilip kaderine terk edilen bu chow-chow cinsi köpek, onun hem acıyarak sevdiği hem de başka bir düzlemdeki fikirlerine karşılık gelen bir işarettir. "Oradan oraya" savrulan, dünyanın öbür ucundaki yerinden edilerek İstanbul'da kaderine terk edilen bu köpek, sürekli taşınma, terk etme, yeni hayatın bilinmezliği ile başa çıkmak zorunda olan insanların göçebe yaşamlarına dair de bir semboldür. Chow-chow Güleryüz için küçücük bedeninde coğrafyalar arası bir seyahatin izlerini taşıyan bir anıta dönüşmüştür.
Resim, karşı konulmaz bir çekiciliği olan, büyüleyici ve gizemli bir düşler evreni. Bir yabancı kimliğiyle, o heyecan verici, bilinmezliklere açılan kapının çevresinde dolanıp durmak. Resimle zamanın canlı bir öyküsünü vermek. Bu anlamda, resim, insanoğlunun anı defteri değil mi? Zamana karşı sürdürülen umarsızca direnişin serüvenini renklere boyamak. Resmi özel bir bakışın, arayışın anlatısı olarak da niteleyebiliriz. Özgür, kişisel, dolayısıyla özel, ama aynı zamanda geri planda belirli bir siyasi dokunun- zamanın renginin yansıdığı doku- gerçeğin sayısız çeşitlilik gösteren yüzünü her defasında yeniden yakalamak, yaratmak...
Kuşkusuz tüm bu sanat yaşamı bir birikimin sonucudur. Çok sayıda sergi, biennaller… “Kurtuluş”, “Bir Yaz Yağmuru”, “Köstebek”, “Kuşatma”, “Bir Doğu Masalı”, “Crude”, “Sis ve Gece” başarılı oyunculuğunu görme fırsatı bulduğumuz film ve diziler.
Hiç düşündüğünüz oldu mu, “Güneş batıdan doğup, doğudan batsaydı ne yapardık?”, veya “Dünyadaki bütün dağlar, denizler yok olsaydı, ne yapardık?” gibi çocukların aklını meşgul eden yüzlerce soru geliyor aklıma. Ben kendime hep şöyle sormuşumdur, “Sanat olmasaydı, ne yapardık?”
Yıllardır ürün vermeyi sürdürmek, yozlaşmış toplum beğenisinin önünde kuşku duymadan yol almak, muhakkak ki büyük inanç ve içtenlik gerektiriyor. Mehmet Güleryüz ikiyüzlü burjuva ahlakını didikleyip eleştiren resimleriyle seyirciyi alışkanlıklarından sarsan ve uyandıran, ona sorular sorduran, görsel biçimlerin algıyı yeni bir çaba ve işleyişe soktuğu yapıtlarıyla çağdaş Türk resminde kendinden söz ettiren bir sanatçı.
Mehmet Güleryüz’ü tasvir etmek veya onun bir portresini çizmek nasıl mümkün olabilir? Bir başka alandaki deha, Orson Welles’in bir sözü vardır; Hollywood’da herhangi bir partideki elli kadın dünyanın en güzel kadınlarındandır. Ama oradaki bir kızda ekstradan bir şeyler vardır. Havası veya kimsenin ne olduğunu bilmediği o ekstra boyut sayesinde bütün erkekler ona tapar ve onu ister. İşte Mehmet Güleryüz Orson Welles’in sözünü ettiği o kızdır. Nereye giderse gitsin hayranlık ve saygı uyandıran, lafını sakınmayan, cazibesi sınırsız, enerjisi kıyaslanamaz bu kişi Mehmet Güleryüz’den başkası değil.
Sanat yaşamında 50. yılı dolduran Mehmet Güleryüz, bu alanlarda kendini yetiştirirken disiplinin altını önemle vurguluyor ve kendi resmi üzerine şu yorumu yapıyor. “İnsan odaklı bir resim yaptım, insanın olmadığı resimler de yaptım ama orada da insanlar vardı. Bir durum resmi yapıyorum, dolayısıyla politik bir resim benimki. Politiği nasıl anladığınıza bağlı tabii, hiçbir zaman mesaj vermedim. Hâl verdim, durumlar verdim ve ona özgü bir dil ve semboller oluşturdum(…) Şimdi baktığım zaman çok katmanlı alanlarda dolaşmışım ve hâlâ söylemek istediğim şeyler var; çünkü meseleler bitmiyor ve benim o meselelere karşı davranışımdaki tepki ve iç enerji devam ediyor.”
Mehmet Güleryüz hakkında düzinelercesine okumuşsanız, onun özü ve sanatı hakkında daha pek çok şey söylerler. Mottosu çok çalışmak, çok düşünmek ve üretmek. Olağandışı bir savaşçı, tuvaline yeni bir düzen veya düzensizlik getirerek eski kavramları yenilemek isteyen bir savaşçı. Bunu da görkemli ve anlamlı bir biçimde yapması. Kısaca o bir gezgin ve ona yetişmek güç. O, tuvali keşfetmiş, tuvale âşık olmuş ve onları güzel armağanlara dönüştürmesini bilmiş bir ressam. Onun 50 yıllık sanat çizgisinin tümünü değerlendirdiğinizde; kullandığı temaların, malzemelerin, kurguların ve kompozisyonların değişkenliği, çeşitliliği ve risk almaktan kaçınmayan tavrını net olarak görebiliyorsunuz.
Bizi büyüleyen bu olsa gerek.


Raşel Rakella Asal
6 Ocak 2014


Röportaj soru ve yanıtları
1. Hangi hayat tesadüfleri sizi ressam yaptı?
Hayat tesadüfleri diye açıklamak doğru bir yaklaşım. Hiç kimse hangi aileye, dünyanın neresine hangi dönemde, hangi donanımlar, hangi engellerle doğacağını belirleyemiyor ortam ve genler kontrolümüz dışında. Kısaca tesadüf diyebiliriz oluşumunuzu belirleyen unsurları.
Toplumumuzda az rastlanabilen bir ortama doğdum. Okuma, yazma, çizmenin çok önemsendiği iki ailenin çocuğuyum. Baba tarafının erkeklerinin nesillerce ortak hobisi hattatlık olmuş. Büyükbabamı odasında, yazdığı bir hattın çevresini ambalaj kâğıtlarından dikkatle kestiği motifleri birleştirerek dekore edişindeki dikkatle anımsıyorum. Yahut sedirin üstüne aldığı pirinç mangalın küllerini küçük maşası ile bezemesini. Hilye-i şeriflerle, muhtelif usta hattatların hat örneklerinin özenle asıldığı oda, anlayamadığım ama çok önemsediğim bir atmosfere sahipti. Salonda da halamın hocalarının resimleri, bazı heykeller ve halamın yapıtları, evden eksik olmayan yağlıboya kokusu. Muhafazakâr bir kişinin mutlak hâkim olduğu bu evde Akademi mezunu kızının seçtiği resim ve nü heykellerle yaşaması da o dönem içinde kolay görülür bir hal değildi. Evde gördüğüm sanat beni etkiledi diyebilirim veya sanata çok yakın olan çocukluğum bunları uzun uzun seyretti. Dayım, babamdan ayrılmış olan annemin aile ortamının en çarpıcı kişisiydi. Otuzlu yılların başında bahriye subayı iken keşfettiği batı klasik müziğini hayatının ekseni yapıp, bir uzun ömrü viyolonsele, heykele, resme, halı yapımına vakfetmiş bir rönasans kişisinin reankarnasyonu örneğini gösterdi. Herhalde resim duygusuyla oyunculuk tutkum bu kişilerden beslendi.
2. Sizce resim bir iletişim aracı olarak bir dil yaratıp konuşur mu veya resim bir şey iletmeye çalışmaz o sadece bir göstergebilimdir ve misyonu göstermektir. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Sanat her durumda bir dil sorunudur. Anlatımcı olsun veya salt resim sorunsalını mesele etsin, ulaşmada aracı olan ifade biçimi bir dil ve o dilin özel kullanımını gereksindirir. Resim sanatının asal bir dili vardır. Ressam bu dile gereksinimler gerekçesiyle katkı sağlar.
3. Zor okunan resimler yaptığınızı düşünüyor musunuz?
Kolay okunabilen ama kendini hemen ele vermeyen resimler. Metaforik kurguları deşifre etmek için resimlerimin bütününü bilmek, bir de daha önemlisi resim bilmek gerek.
4. Resim yapma sürecinde nasıl biri olursunuz? Ruh halinizi tanımlayabilir misiniz?
Resim yapma sürecimde her zamanki halim deyimdir. Zaten saklıyımdır, çokça gece uykularım delinir. Yapma süresince coşkuluyumdur içimde.
5. 21. yüzyılda, sanat, kesin doğrular ve yanlışlardan, kurallardan, estetik reçetelerden kısacası ölçülebilir her türlü somut değerlendirmelerden uzaklaştıkça daha da güç bir eyleme dönüştü. Çağdaş sanat, gün geçtikçe sınırsızlaşıp, kuralsızlaştıkça sanat üretmek de o derece ağırlaştı. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Herkes başının çaresine baksın demek geliyor içimden. Sanat her zaman kolay olmadı.
6. Sanatın durağan olmadığını, ifade olanaklarıyla tek bir kalıp içinde yürümediğini biliyoruz. Bugün artık günümüz sanatında kullanılabilen sonsuz ifade biçimleri var. Bu açıdan enstellasyon (yerleştirme) sanatı hakkında neler düşünüyorsunuz?
Beni ilgilendiriyor her düşünce ve oluşturma, buluş ve zekâ yönünden filozofik dayanaklarıyla etkili ise.


Bioğrafi
Kısaca özetlemek gerekirse, 1958 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nü birincilikle bitiriyor. Ardından sanatın bir başka dalı, tiyatroya geçiş: 1963 yılında Asaf Çiğiltepe’nin yönettiği Arena Tiyatrosu’nda profesyonel oyunculuk kariyerine başlıyor. Desen ağırlıklı ilk kişisel sergisini 1963 yılında açıyor. 1970-75 yılları arasında devlet bursu ile gittiği Paris’te Yüksek Resim ve Litographie ihtisası yapıyor. 1975-80 arası İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde eğitmen olarak çalışıyor.1980 yılında bu görevinden istifa ederek 1980-84 arası New York’a yerleşiyor. 1985’de İstanbul’a dönüyor. 1985’den 2000’e kadar BİLSAK’da kendi adını taşıyan atölyede sanat eğitimi veriyor. 1986’da “Kalın” adlı sanat dergisini yayınlamaya başlıyor. 1988’de Galeri Nev tarafından organize edilen 25 yılı içeren retrospektif sergisi Nan Freman’ın metnini yazdığı kitap eşliğinde sergileniyor. 1989-1992 yılları arasında Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Kurucu Başkanlığı’nı üstleniyor. 1995’de “Bosna için İnsanlık Girişimi” hareketi ile işgal altındaki Bosna’yı ziyaret ediyor. 1998-2001 senelerinde İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda “Bir Küçük İş İçin Yaşlı Bir Palyaço Aranıyor” adlı 3 kişilik oyunda “Pepino” karakterini oynuyor. Aynı oyunla Devlet Tiyatroları’nın Duisburg ve Dusseldorf’daki turnelerine katılıyor. 2000 yılında tekrar Türkiye Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Başkanlığı’na, 2001 yılında Doğu Avrupa Başkanlığı’na, 2002 yılında birleşen IAA Avrupa 2. başkanlığına ve IAA Dünya Yönetim Kurulu üyeliğine seçiliyor. 2003’de Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisi’nde 40 yıl desen retrospektifini gerçekleştiriyor.
Ankara Galeri Nev, 2008-2009 sezonunu, sanatta 50. yılını dolduran Mehmet Güleryüz’ün retrospektif sergisiyle açıyor. Sergi, Güleryüz’ün 1958’de girdiği Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki öğrencilik yıllarından bu yana gerçekleştirdiği tuvaller, desenler, heykeller ve gravürlerden oluşuyor. Özellikle 1960 ve 1970 yıllarına ait eserler arasında, o yıllardan sonra ilk kez sergileniyor.

Şubat 2014

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/