Ürün Adı: Sanat Bir İsyandır; Aynı Zamanda Her Türlü Oyundur -Mehmet Erte -Sahte
Ürün Kodu: 1565
Bu ürün 1103 kez incelendi.

Bir sanat yapıtı üzerine düşünmek, ister istemez insanın yaşadığı dünya ve kendisi hakkında da düşünmesine neden oluyor.  Farkında olmadan değişiyoruz; fikrimiz, dilimiz, bakışımız, baktığımız yerde gördüklerimiz, iç dünyamız, hissettiklerimiz ve bunu ifade biçimlerimiz de değişiyor.  Sanatın de amacı bu. Sanat, ucu bucağı olmayan yaratıcılığın en özgür alanı; kuşkusuz. Mehmet Erte’nin “Sahte” romanını okurken sanat nedir, edebiyat nedir, roman nedir üzerine düşünmeye başladım.  

Mehmet Erte değişmeyen konumdaki 'yazar'ın/'romancı'nın işlevini masaya yatırıyordu. Yazmakta olan yazarı, iş başındaki yazarı, kendini tasarısına kaptıran yazarı kararsızlık, düş kırıklığı, elem, kaygı, umutsuzluk, pişmanlık, kesin başarısızlık gibi onun çılgınca değişen zihin durumlarının tuhaf bir karışımı olarak yazarı ve yapıtı üzerine kafa yoruyordu. Yazmak riske, tehlikeye, gizeme, ruhun dengesizliğine duyulan ilgi, henüz söylenmemiş olana duyulan ilgi miydi? Sanatçı olarak yazar neden böylesi uç noktaların çekimine kapılırdı ve biz okurlar neden bizler de onunla birlikte kapılıp giderdik. İşte böylesi sorulara açık yüreklilikle ve tutkulu bir ses olarak çıkıyordu Mehmet Erte. Bir yazarın belki de en şaşırtıcı çıkmazını, yapıtının sırrını keşfetmek için çabalamasının zorluklarını göz önüne seriyordu.  Düpedüz romanın tarihini bilmeye, okumaya, bunu sorgulamaya itilmiştim.  Karşımda bir metin vardı.  Ve ben bu metinde bir yol arıyordum, bulamadığım yolu. Bir oraya, bir buraya, bütün yönlere doğru gidiyor aradığımı bulamıyordum. Sonsuz bir kum denizindeydim, korkunç bir boşluktaydım.  Her yanım, alabildiğine parlak kumdu. Boğucu kumlar uzanıyordu çevrenin sonuna değin, sonra bir ses duydum.  Tatlı, gür ve kahredici.  Dedi ki bana,   Bir metin arıyorsun.  Yanılıyorsun.  Bir metin değil karşındaki, yalnızca bir “yok metin”.  Bu noktada okuma sanatı yazma sanatından çok da farklı değildi; çünkü onun en yoğun hazları ve acıları da gizli kalmalıydı, başkalarıyla paylaşılamazdı.  Gizli ilgilerimiz, kendimiz için bile gizli kalmalıydı.  Bazı sanat yapıtlarına âşık olmamız doğaldı,  tıpkı açık seçik bir neden olmadan bazı insanlara âşık olduğumuz gibi. Metni isimlendirememe özrü rahatsızlığımın iyi bir belirtisiydi. Metinden niçin bu denli etkilendiğimi söyleyemiyorum, ama Mehmet Erte beni tutuyor.  Etki kesin, ama nedenlerini gösteremiyorum, göstergesini ve adını bulamıyor; ancak benim belirsiz bir tarafıma dokunuyor; üstü örtülü olarak boşlukta bağırıyor.  Tuhaf bir çelişki: yansıyan bir parlama gibi karşımda duruyor beni dünya romanının gelişme seyrine ve roman sanatının yeni anlatım olanaklarına doğru bilgilerimi tazelemeye yöneltmişti.

Yaşanan toplumsal olaylar,  insanın yaşadığı ortamın özellikleri, insanın iç dünyasının gerçekliği; insan-insan, insan-mekân, insan-doğa ilişkileri belli insanlık durumları öne çıkarılarak işlenen bir düzyazı türü olan roman konusunu insandan alır ve bu bağlamda insan ilişkilerinin anlatımıdır diyebilirsek eğer Mehmet Erte’nin bu romanı bu tanımları da içermiyordu. Kitabın ön kapağında “Sahte”nin roman türü olduğu belirtilmişti.  Okudukça bu metnin roman türüne dâhil edilip edilmeyeceğini de sorar olmuştum. Kendimi romanın gelişim tarihine odakladığım zaman gördüm ki roman edebiyat türü olarak burjuva toplumunun bir ürünüydü ve 18. ve 19. yüzyılda gerçek kimliğine kavuştuğu söylense de; burjuva öncesi dönemde, özellikle Ortaçağ ve Rönesans edebiyatında kimi roman örneklerine rastlanmıştı. Ondan önce de romanın ortaya çıkışında söylenceler, destanlar, kahramanlık öyküleri ve masalları ilk kaynak olarak gösteriliyordu.

İlk başarılı roman örneğini 17. Yüzyılda Miguel de Cervantes (1547-1616) Don Quijote (1605-1615) adlı yapıtıyla vermişti. 18. yüzyılda, Cervantes'in açtığı gerçekçi yolda, roman sanatının gelişmesinin ilk öncüleri İngiliz romancılar Samuel Richardson (1689-1761) ve Henry Fielding'in (1707-1754) ürünleriyle bu edebiyat türünün takipçileri olmuşlardı. Bu romancılar gerçeğe, tarihe bağlılıkları romanı olaylar dizisi anlatan, kahramana bu bakımdan anlamlar yükleyen bir tür olarak, diğer türlerden ayrıcalıklı bir yere getirmişlerdi. 18. yüzyıla gelindiğinde romanın etkinlik alanı genişlerken; yaşanmışlık duygusunun ağır bastığı olayların "hikâye" edilmesiyle de yeni bir dönem başlamıştı.

Daniel Defoe'nün (1660-1731) Robinson Crusoe'de (1719) "ıssız ada"ya sığınan insanın serüvenini anlatmasını roman sanatının gelişimine katkı olarak gösterilmişti. Roman sanatının "anılar"ın ötesinde bir edebiyat türü olduğunun, belki de altını en iyi çizen, bir romandı. Ayrıca bu tür bir romanın ortaya çıkış koşullarını da değerlendirmek gerekmişti.  Çünkü bu yüzyıl bilimde, teknoloji ve toplumsal gelişmelerde birçok şeyin önünü açacak olan bir dönemin başlangıcıydı.  Goethe'nin (1749-1832) Faust'unun (1831) bu süreçte çıkmış olması da önemliydi.  Aydınlanma düşüncesi, kuşkusuz, romanın gelişimini de etkilemişti. Bu anlamda Faust yeniçağın simgesi durumunda önemliydi. Romantizmin etkin olduğu bu süreçte aydınlanma romanının ilk nüveleri verilmiş, Diderot (1713-1784), J. J. Rousseau (1712-1778), Puşkin (1799-1837), Lermontov (1814-1841) romanlarıyla; Victor Hugo (1802-1885) roman külliyatıyla yeni dönemin hazırlayıcı yazarları olmuşlardı.

Romanda bakış açısının kurulması, anlatım biçiminin belirlenmesi, romanın yapısını oluştururken kahraman, çevre, olay ekseninde gelişen bireysel ve toplumsal durumların romanın bu yapısı içinde yer alış biçimi. . . gibi roman sanatına dair sorunlar 19. Yüzyıl romanıyla gündeme gelinmiş, ele alınmıştı. Roman kuramının asıl oluşma süreci de bu dönemde başlamıştı. Stendhal (1783-1842), Balzac (1799-1850) Flaubert (1821-1880), Turgenyev (1818-1883), Dostoyevski (1821-1881), Tolstoy (1828-1910), Zola (1840-1902), Henry James (1843-1916), Proust (1843-1916) yüzyılın önemli romancıları olarak öne çıkmışlardı.

20. yüzyıla gelindiğinde roman sanatı bireyin zaferi olarak algılanmıştı. İnsanlığın tarihinin dönüm noktalarında var olan bir sanat olarak yerini almıştı. Feodalizmin yıkılıp burjuvazinin ortaya çıkışı bir bakıma romanın da tarihini yazmıştı. Romanın gelişme çizgisi bu eksende yerini bulmuştu. 19. yy. romanı bunun kanıtıydı. Yeni yüzyıl ise roman sanatı adına arayışlar, buluşlar, yenilikler getirmişti. Yeni anlatım yolları, teknikler denenmişti. Roman, edebiyat ortamlarında kabul gören bir tür olmuştu. Yenilikçi bir roman anlayışının öncülerine yüzyılın başlarında V. Woolf (1882-1941), J. Joyce (1882-1941), Kafka (1883-1924), W. Faulkner (1897-1962), D. H. Lawrence (1885-1930) gibi yazarlar edebiyat sahnesinde yerlerini almışlardı.

Bir yanıyla yazınsallığı ön plana alan, gerçekçiliğe yeni bir boyut getirerek, romana yeni anlatım olanakları sağlayan Yeni Roman akımının ortaya çıkması, özellikle A. Robbe-Grillet, N. Sarraute, M. Butor, C. Simon gibi yazarların bu akım ekseninde ürün vermeleri; öte yanıyla da G. G. Marquez öncülüğünde Latin Amerika Romanı yüzyılın gündemine Miguel Asturias, Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa, Julio Cortazar, Jorge Amado, Isabel Allende, Cabrera Infante, Manuel Scorza, Vascancelos, Manuel Puig… gibi yazarlar girmişti.

Bütün bu okumalarımdan yine de Mehmet Erte’nin romanını hiçbir sınıfa dâhil olmuyor, özgün yapısı ile karşımda duruyordu. Sorun bende miydi?  Benim bir edebiyat metnini sınıflandırma çabamda mıydı? Sonra kendime romancı kimdir sorusunu yöneltim. Romancı edebiyat ortamıyla beslenen; varoluşunu bu ortamın ve yaşamın gelişme koşullarına göre biçimleyen sanat insanıdır. Yaşam gerçekliğiyle yazı gerçekliğini buluşturmada romanın ne olduğu sorusunu sorarak, sorgulamasını yaparak yola çıkandır. Kendi roman dünyasını kurmak için bu tür bir hesaplaşmayı yapabilendir, bunu göze alabilen edebiyat insanıdır diyebiliriz. Bu süreç sonrasında da neyi, nasıl yazacağı sorusunu kendisine sorarak yola çıkar. Edindiği birikim, deneyimler önemlidir. Dönemin tarihsel, toplu karakter, anlatıcı ve anlatım, içerik ve düşünsel boyut, yer ve zaman gibi kavramların; bu zenginlik içinde farklı anlamsal ve biçimsel yapılara büründüğünü gözleriz.

Peki,  roman üzerine yazarların görüşleri neydi?  Yani roman nedir sorusuna nasıl yanıt vermişlerdi?

Örneğin, Milan Kundera “roman, kendi mantığı ve kendi yöntemiyle yaşamın çeşitli yanlarını keşfetmiştir”,  Henry James “roman yaşamdan daha gerçektir, çünkü romanda yaşam karşımıza içindeki anlamın kaybolup gitmesine yol açan ayrıntılardan ve fazlalıklardan arınmış olarak çıkmaktadır.” sözleriyle bu edebi sanat türünü tarif etmişlerdi.  Yaşar Kemal “ Roman, bir yaşamdır. Roman, bir atmosferdir. Roman, yeni, yepyeni bir dünya kurmaktır. Bu düş dünyasıyla birlikte bir gerçeklik dünyası kurmaktır, yaratmaktır roman” derken romanı kendi penceresinden yorumlamıştı. Belki de Abdülhak Şinasi Hisar’ın “romanın hiçbir genel kuralı yok, belli hiçbir tekniği yok, türlü biçimlerinin amaçlarında da birlik yoktur ve de denilebilir ki kaynağı ve doğası bunların olmasına engeldir” sözleri en çok “Sahte” romanı için geçerliydi.

“Sahte” romanın daha ilk sayfalarından yazar ile yaratacağı roman kahramanı arasındaki çatışmaya tanık oluruz.  Yazar kahramanına şöyle seslenir:

Sen düşersen ben de düşerim, biz birbirimize bağımlıyız.  O zaman kal benimle; burada iyi değil miyiz? Burası kimin yeri?  Kim yaşayacak, kim yazacak?  Hiç kimse hiçbir şey… Ama herkes her şeyi yaşadı… Yaşamadı mı?(…)Evet, uğruna gecelerimi yitirdiğim roman kahramanı, bir geçmiş bulmalıyım sana.  Benimkini ister misin?  Senin geçmişin zaten bana ait.  O zaman sen benin!” (s.14) 

Romanın olay örgüsüne gelince on beşinci bölümün sonunda “Ah, nereye doğru koşuyorum ben böyle, ah nereye?.. diye kendine soru sormaya başlar.  On altıncı bölümde yolunu kaybettiğini itiraf eder.  Bu onun zaafı yalnız yolunu kaybetmesine neden olmaz kendini de kaybolmuş hisseder.  “…yolunu kaybetmiş bir yazarım ben. Ne yapacağımın, nasıl yapacağımın telaşındayım!..(s.77) ifadesi ile yaratma sancısını dile getirir.

Romanın günce bölümünde bu kitabın bir romanın nasıl yazıldığı üzerine gevezelik olduğunu söyler.  “Gevezelik mi diye sorar?  Gevezenin başkaldırısı, evet.  Kurallarla, beğenilerle, tüm yayın dünyasıyla, yazarlarla bir tartışma.”(s.93) Böylece romanın yazılma amacını yazar açıklamış olur.

Mehmet Erte’nin “Sahte”si edebiyatı sanat yapan tüm düşünsel, tüm estetik değerlere sırtını dönen bir metin. Bu bağlamda Mehmet Erte bize romanın kuralsızlığının altını çiziyor.  Evet, gerçekten de deyimin tam anlamıyla, bir edebiyat metni.  Ama bu metin geleneksel, değerlerin üzerine bir sünger çekiyor; tüm edebi değerleri yadsıyor, yaratıcılığın sıfırıncı noktasından yola koyulup, bizleri de o noktadan itibaren okumaya, yorumlamaya, değerlendirmeye, bakış açımızı yenilemeye çağırıyor.  Ne yapalı, nasıl yapmalı da, çağdaş edebiyat sanatına, yepyeni bir soluk getirmeli? Mehmet Erte’nin yalnız kendine değil biz okurlara da olan soruları bunlar.  Bu sorular bombardımanında Mehmet Erte bizlere sanatın oyunla, doğaçlamayla, deneyle, düşlemle doğduğu ve sonsuza kadar bu haliyle yaşadığının altını çiziyor. 

Sanat nedir?

Edebiyat ve sanat en derin içgüdüleri içinde barındırır ve bu haliyle oyunbazdır ve kendiliğindendir. Sanat isyanla körüklenir.  Toplumu ve edebiyatın sınırlayıcı kurallarını bırakmak pahasına da olsa karşı koymakla, meydan okumakla, kendini ve kuşağını yeni, alışılmamış, zapt edilmez olarak tanımlamakla bir miktar eşdeğerdedir.

Sanatçı kimdir?

Sanatçı sanat aracılığıyla mücadele eden kişidir. Dur durak bilmeyen yaratma içgüdüsüyle kendi sınırlarını zorlayarak sanatını üretir. Sanatçı ürettiği yapıtıyla ortaya kendi hayal gücünün esrarengiz, heyecan verici, büyüleyici ve kestirilemez bir eylem olduğunu gösterendir.  Yapıtını üretirken bir başka boyuta geçerken hem “gerçek” dünyayı yansıtır hem de onu çarpıtır; orada hem kendisi vardır hem de kendisi değildir. Bu sanatsal yaratının en temel gerçeğidir.

Belki de bu metni Derrida’nın yapı-sökme yöntemi ile anlamaya çalışmamız gerekir. Berna Moran’a göre; metinlerin de anlamı, metinde olmayanla, söylenmeyenle bağıntılıdır. Derrida bunu kanıtlamak için metni, yapı-sökme yöntemiyle didik didik eder, önemsiz sayılan ayrıntılara eğilerek bunların, metnin kendi mantığını sarstığını, yadsıdığını, yani metnin söyler göründüğünün tersini de söylediğini belirtir. Öyleyse Derrida’ya göre bir metnin anlamı, ayağını yere sağlam basan sabit bir anlam değildir, oynaktır, kaypaktır, çelişkilidir ve dolayısıyla belirsizlikler taşır. Kısacası, hiçbir metnin tek ve kesin anlamı olamaz. Olabileceğini sanmak bir yanılgıdır, söz merkezciliğin tuzağına düşmektir. Aslında, dilin doğası sanıldığı gibi sistematik bilgiye olanak tanımaz. Ama Batı felsefesi, dilin bu önlenemez kaypaklığını görmezlikten gelerek, dilde tutarlı ve kesin bir anlamı mümkün kılacak temeller bulmaya çalışıp durmuştur. Görüldüğü gibi yapı-sökücülük dilin kesin ve tutarlı bir anlam üretmeye uygun olduğu inancına şüpheyle bakan bir kuramdır ve bu yönüyle tüm yapısalcılık-ötesi düşünce tarzının temel taşlarından birini oluşturur.(Moran, Berna, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999)

Yazarın yazma eylemindeki durumu, konumu nedir?   

Yazar kurmaca dünyayı var ederken yazı gerçeğini arayış içindedir. Yazarda yazma tutkusu bir kanına girme gibidir, tatlı bir baştan çıkartmayla doludur, alabildiğine yalınlıktır ve alabildiğine rüyadır, rüyadan gelen bir çağrıdır.  Sanatçı kimliğiyle yazmaya ve söylemeye mahkûm edilmiştir. Metni yaratırken kendi yetersizliğini de anlamış çaresiz bir durumdadır. Çaresizlik içinde kıvranan biri olur ve bu yazı metninde yazar artık “ben”  olmak istemez, kalbinin en derindeki gölgesizliğinde ve en derin yalnızlığında kaybolmak ister, ancak bu aldatıcı oyunun içinde metnin ona hep rehberlik etmesini ister.

Kendi edebi dilini kurarken karşısına tüm edebiyat kuramlarını da alıyor. Metnini bir sanat akımının ürünü olarak değil, edebi sanat anlayışında yepyeni bir açılımın örneği olarak sunuyor.  Her şeyi unutmak ve bir çocuk gibi yeniden başlamak istiyor. Akla hemen şu soru geliyor.  Yüzünü edebiyata dönen Mehmet Erte, edebiyatı çıkış noktası alarak nereye gideceğini, niçin oraya gideceğini ve oraya nasıl gideceğini biliyor muydu? Sanatın hiçbir alanında, hiçbir sanatçı, sanatının izleyeceği yolu önceden kestiremez.  Çünkü hiçbir sanatçının elinde doğru yolu gösteren pusula yoktur.  Sanatçı ile yapıtı arasında, her zaman bir belirsizlik, tanımlanamayan bir amaç/sonuç ilişkisi vardır. Tıpkı yaşam gibi;  hatta belki daha da fazla.  Önünde sonunda sanat yapıtının oluşum süreci de diyebileceğimiz bir serüvendir söz konusu olan. Romanını sonlandırmaya gelince hakikaten bitirmiş olduğu hiçbir şey yoktur.  O güne kadar ne yazmış ve daha da ne yazacak olursa olsun, hepsi bitmeden kalmaya yargılıdır. Bu bağlamda her yapıt açık yapıt değil midir?

 

Raşel Rakella Asal

Haziran, 2013

 

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/