Ürün Adı: Nezihe Meriç’in Sanat Dünyası
Ürün Kodu: 1566
Bu ürün 222 kez incelendi.

Hepimizin bildiği gibi sanat sözcüğünün taşıdığı çokça anlam bulunmakta. Bu anlamlar, ciltlerce kitabı dolduruyor. İçinde bulunduğumuz dünyada iz bırakmış gerçek sanat eserlerine baktığımızda, bunların yaşamla doğrudan yakın bir bağı olduğunu görürüz. 

Sanata “sanat nedir”,  “sanat yapıtı ne oluşturur” gibi sorular sorduğumuzda sayısız sanat akımlarıyla karşı karşıya geliriz. Bu akımların da kendileriyle ve dünyayı algılamalarıyla ilişkileri olduğunu görürüz. Bu noktada bazı görme sistemlerinin bulunduğundan, sanatı yorumlarken devreye bunlar da hemen girmekte. Fakat gene de söz konusu sistemlerden önce, bir gözün, ardına aldığı temel bilgilerle sanatı hissetmesi de neredeyse zorunlu oluyor. Kısaca, sanatı anlayabilmek ve yorumlayabilmek için, bir gözün iyi biriktirmiş olması da beklenmekte. Ama her şeyden önce sanatı anlamak geniş bir yürek ve müthiş bir özveri istiyor. İnsanı anlamadan sanatı anlayamayız. İnsanı anlamak için de onlara yaklaşmak, el uzatmak gerekir. Topluma yayılmayan, sanatın algılanmadığı bir toplumun insanlığı ileri götürmede işlevi yadsınamaz.  Bir sanat yapıtını sanat yapan onun topluma değer katmasından ileri gelir.

Her şeyden önce Nezihe Meriç 1950 kuşağı öykücülerinden, cumhuriyetin ilk kadın öykü yazarımız. Edebiyatımızda en köktenci değişikliklerden birini gerçekleştiren yazarlar arasında özel bir yeri var Nezihe Meriç’in. O kadınları kadın bakış açısıyla, kadını duyarlığıyla anlatan bir yazar. Anlattığı kadınlar toplumsal hayatın içinde, toplumun katı değer yargılarıyla bastırılmış, erkek egemen bir toplum düzeni içinde ezilen, iç dünyaları örselenmiş, dar bir çevrenin kıskacı içinde bunalmış, bazen yenik bazen başkaldıran kadınlar.

Nezihe Meriç 1950 kuşağını şu cümlelerle dile getirir:

"Ellili yıllar, kurulan –kurulmasına başlanan yeni düzenin bozulmaya, devrimlerin yozlaşmaya, ödünlerin verilmeye başlandığı yıllardır. Cumhuriyetin getirdiği coşkuyla yetişmiş olan cumhuriyet kuşağı, bu başına gelenleri birden anlayamamış, başkaldırmış, kafa tutmuş, bunlar yapıtlarına yansımış, yasaklar, cezalandırmalar, kaynaşma başlatmıştır. Yazarlar bu karmaşayı, değişmeye başlamış olan toplumu –hem yenilenmeye başlamanın heyecanı, hem bozulmasının, eskiye dönmeye başlamasının getirdiği dayanılmazlıkla toplumsal kaynaşma olarak görsün– dört bir koldan yazmaya başlamışlardır. İşte o altın yıllar, o coşkulu öykücüler, bu başkaldırıdan, bu hırstan doğmuştur. Hem kendini, hem olanı biteni anlamak, bilinçlenmek, bunu çoğunluğa geçirmek, aydınlanmak, bunu çoğunluğa anlatabilmek, gerçekleri yakalamak ve bunları yazmak… Hepsi o yılları altın yapan heyecanlar olmuştur."

Korsan Çıkmazı, Nezihe Meriç’in Topal Koşma öykü kitabındaki Susuz VII öyküsünün genişletilmiş biçimidir. Meli ve Berni adındaki iki kadının iç konuşmaları aracılığıyla kadınların sorunlarına daha ayrıntılı yer verilmiştir. Anlatım tarzı açısından da yenilikçidir.

Roman, 1959 yılında adeta bir şantiye görünümündeki İstanbul’un bir otobüs Meli’nin bir otobüs durağında beklerken iç konuşmalarının verilmesiyle başlar. Meli ve Berni’nin ertesi güne kadar yaşadıkları olaylar, iç konuşmaları, anıları üzerindeki yorumlamalarına dayanır. Bu iç konuşmalardan Berni ve Meli’nin çocukluk yıllarından beri birlikte büyümüş iki kadındır. Meli, öğretmen olarak çalışmaktadır. Berni ise konservatuar mezunu olduktan sonra çalışmamıştır. İkisinin de birer çocukları vardır. Birbirleriyle iyi dostturlar ve günlük yaşamlarında da dayanışma gösterirler. Ancak ikisi de farklı kişilik özellikleri gösterir. Meli daha içe dönük bir yapıya sahipken Berni bunun tam tersi dışa dönük bir yapı gösterir.

Dayanışma ve içinde yer aldıkları koşullara ilişkin bakış açıları ile tutumları benzerlik taşır. Meli ile Berni’nin çocukluklarına 1935 yıllarına dönülür sık sık. Bu geriye dönüşler daha sonraki anlatıda da yer alır. Böylece iki kadının çocuklukları, gençlikleri ve yetişkinlik dönemleri adım adım okur tarafından izlenir. 1935’te doğu Anadolu’da bir taşra kentinde iki küçük kızken anımsadıkları kadınlar tandır önünde hamur yoğurup ekmek yapmakla uğraşırlar. Evdedirler, Meli ile Berni bu ev işlerini üstlenmiş kadınların yanında daha sonradan anımsamakta güçlük çekecekleri mutfak işlerini öğrenmeye başlarlar ilk kez. Meli ve Berni iki zıt karakterdirler romanda, ama iyi anlaşan, dayanışma ve dostluğa dayalı eşitlikçi bir ilişkisi olan iki kadındırlar. Romanın ilerleyen bölümlerinde anlatıcı olarak dahil olan üçüncü kişinin kendisini özdeşleştirdiği bu iki karakter için aynı kadının iki farklı yüzü denebilir. Anlatı ilerledikçe bir üçüncü kişi anlatıya dahil olur. Bu üçüncü kişi Nezihe Meriç’in kendisidir.

 “Duygulanmak bana düşmez. Ben Meli ile Berni’nin dostluğuyum. Dengeyim ben. Onlara çok küçük yaşlarından beri dayanak oldum. Onların en güvendikleri kişiyim. Biraz Meli’yim, biraz Berni. Bir Meli’yim, bir Berni. Ama ikisinden de ayrı, tek başıma, ikisinin de inandıkları, sevdikleri, saygı duydukları biriyim”.(s.14)

Ahmet’in, birlikte yemekli ve içkili bir bahçe lokantasında garsonla aralarında geçen konuşma, erkek egemenliğinin ve ataerkil sosyal yapılanmanın gündelik yaşamın ne derece içine işlediğinin bir göstergesidir. Ahmet siparişleri verirken Meli’nin kız kardeşi olduğunu özellikle garsona vurgular. Meli bunun anlamını önce kavrayamaz. Daha sonra Ahmet’in Meli’ye  açıklama yapması gerekir. Ahmet, garsona Meli ile aralarında bir dostluk ilişkisi olduğunu, cinselliğe dayalı bir ilişkilerinin olmadığı mesajını vermiştir. Aynı zamanda samimi davranarak garsonla aralarında aslında bir fark olmadığını, sınıfsal ayrıma dayalı bir iletişim kurmadığını ima etmektedir. Ataerkil baskının kadınların yaşamındaki etkileri, Ahmet tarafından çevre baskısının bilinçaltına yer etmesi olarak tanımlanır.  Bu bakış açısından yalnızca kadınlar değil erkekler de huzursuzdur mesajı verilir.  Daha sonra Meli’nin kocası Adnan aralarına katılır. Meli’nin  kocası ile olan ilişkisi ona güven duygusu vermesinin yanı sıra sevgi ve dostluğu da barındıran sağlıklı, eşit iki bireyin ilişkisidir. Yemekten sonra evlerine yürüyerek giderken birkaç kişinin sözlü ve fiziksel saldırısına uğrarlar.

Erkek egemen toplumsal yapının saldırganlığı olanca açıklığıyla sahnelenir. Saldırganların olayı başlatırken gösterdikleri tepki, bir kadınla bir erkeğin geç bir saatte birlikte kamuya açık bir alanda bulunmalarına yöneliktir. Karakola götürülürler. Polis, olayla ilgili bilgi alırken bir taraftan da hem Meli’nin kimliğine hem de dışarıda bulundukları zamana ilişkin eleştiride bulunur;

“- Bayan neyindir?

- Karım.

- Kimliğin var mı?

- Var.

- Nereden geliyorsunuz bu vakit?

- Gezmeden.

- Saatin kaç olduğunu biliyor musun?

- Evet saatin kaç olduğunu biliyorum”. (s.48)

Polislerin, saldırıya ilişkin soruşturma yapmak yerine Adnan ile Meli’ye yönelik olumsuz tutumları, amirlerinin gelişiyle sona erer. Bu arada Meli, erkeklerin bu dünyasında yok gibidir. O sanki gece yarısı bir erkekle dışarıda olmaması gereken kişidir. Kendisine herhangi bir şey ne söylenir, ne sorulur; polisle muhatap olan hep kocasıdır.

Nezihe Meriç bu karakol olayını Korsan Çıkmazı romanında nasıl kullandığını Asım Bezirci’ye şöyle aktarır:  1957 yılında Keçiören’de oturan bir dostlarını ziyarete giderler. Onları evde bulamayınca geri dönerler. Yürüye yürüye inerlerken birden Nezihe Meriç fenalaşır. Orada vişnelik denilen bir yer görürler. Oraya doğru yönlenirler. Birden neye uğradıklarını şaşırtan bir kıyamettir kopar. Çevrenin çocuklarının bağrışmaları, eşinin kalın sinirli sesi, düdükler, jandarma falana derken koşuşmalar başlar. Birileri “silahı var, silah çekti” diye haykırır. Nezihe Meriç korkudan şaşkına dönmüştür. Eşi sinirlidir. Elinden tutar, asfalta çıkarlar, koşar adım bir otobüse yetişmeye çalışırlarken bir çocuk kalabalığı ve iki jandarma, bayır aşağı koşup önlerini keser; durdurulurlar ve karakola ifade vermeye götürülürler. Karakolda telefon çalışmaz, hatlar karışır. Salim Bey’in elinde basın kartı, bir oturup bir kalkar. Sonuçta saat 23.00’e dek orada tutulurlar. Asıl mesele anlaşılır. Meğer gül hastası bir mühendisin Avrupa’dan getirtip, yarışma için yetiştirdiği çok pahalı karagül bir gün önce çalınmış. Bu yüzden jandarma vişnelikte pusuda bekliyormuş. Olay aydınlanır.  Karakoldakiler özür dileyerek onları uğurlarlar. Nezihe Meriç şöyle anlatır: “Berbat bir Keçiören gezisiydi. Bu olay değişerek, kendiliğinden, evet kendiliğinden, Korsan Çıkmaz’ına girdi.”

Yer yer kendi yaşamından parçalar serpilmiştir romana. Yalnız bu olay değildir giren Nezihe Meriç’in yaşamından Korsan Çıkmazı’na. O şu sözleriyle aydınlatır bu konuyu:  “...çocukluğumu kaplayan Anadolu yaşamıyla, kırlarla, memur aileleriyle, memur çocuklarıyla ilgili gözlem ve anılarımı yazıp kurtulmak istedim. 1960’ta İstanbul’a gittim. Polonezköy’de yirmi beş gün kadar çalıştım. Romanı kabataslak yazdım. Ankara’ya dönünce işledim.”

Nezihe Meriç’in Mutbağı

Meriç’in kadınları, Korsan Çıkmazı romanında da olduğu gibi mutfakla ilişkileri oldukça güçlü kadınlardır; bu mekân diğer yerlerden daha önemli ve ayrıntılı bir yer olarak metne dâhil olur. Berni ile Meli’nin Neyyire Hala ile ilk tanışmalarında akıllarında kalan evin mutfağının adeta bir mutfaktan çok oda gibi döşenmiş olması olur. Mutfak kadınlara ait bir mekânken, Neyyire Hala’nın evinde bu durum değişmiştir. Mahir Amca da sık sık bu mekânı kullanan bir kişi olarak karşımıza çıkar. Evdeki roller Meli ve Berni’nin alışkın oldukları cinsiyete dayalı iş bölümünden çok eşitlikçi bir yaklaşım sergiler. Neyyire Hala ve Mahir Amca sosyal yaşama olabildiğince beraber katıldıkları gibi, ev işlerinde de iş bölümü üstlenmişler, kızlara örnek oluşturmuşlardır. Neyyire Hala yetiştiği dönemin değer yargılarının baskısına rağmen karşı duruş göstermiş, değişimin öncü kadınlarından olmuşsa da yetiştiği kültürün değerlerinden sıyrılmamıştır. O ilerici ve aydın bir kadın olarak bu iki zıt yapıyı uyumlu bir biçimde bir arada kendisinde yaşatabilmiştir. Neyyire Hala’nın yetiştiği yıllarda Cumhuriyet döneminde kadına atfedilen rol on plana çıkmıştır. Bu dönemde okumuş, aydın, oturup kalkmasını bilen, ancak yine de kendisine biçilen rollerle sınırlı davranması gereken bir kadın olarak yetiştirilmiştir. Neyyire Hala ailesine sahip çıkan, evi çekip çeviren, aynı zamanda sosyal yaşamın içerisinde ağırbaşlılığı, bilgi ve becerileriyle de saygı duyulan bir Cumhuriyet kadındır. Bu kadının evinde mutfak kadına ait bir mekân olmaktan çıkmış, Mahir Amca’nın da katıldığı ortaklaşa kullanılan bir yer olmuştur. Mahir Amca’nın burada, Alman yemekleri ve tatlıları yaptığı görülür. Neyyire Hala bir tür koruyucu kollayıcı anne davranışı gösterir. Kadınlar arası dayanışmanın annelik boyutuna yansımasını ifade eder. İstanbul’da bir çatı katında tutulan odaya yerleşilirken Meli ve Berni’ye yardımcı olan yine Mahir Amca ve Neyyire Hala’dır. Odayı düzenleyen Mahir Amca’dır ama mutfağı Neyyire Hala mutfağı olarak tanımlarlar. Mutfak ve içinde yer alan eşyalar benimseyen ifadelerle tanımlanır; 

“Kutular, şişeler, tavalar, küçücük küreğimiz, masamız, çiçekli tabaklarımız, yazın işlediğimiz peçetelerimiz, mektup zarflarımız…

İlk kez kendilerine ait olan bir mekâna sahip olmalarına rağmen, içinde yaşayacakları odaya ait son derece az bilgi verilir. Oysa mutfak ayrıntılı bir biçimde zihinlerinde yer ederek anılarında önemli bir yer tutmaktadır.

Virginia Woolf ve Nezihe Meriç’in benzeşen dünyaları

Virginia Woolf, 1924’te yazdığı bir denemesinde kendi dönemine ait bir tespitte bulunur. (“Aşağı yukarı Aralık l919’da insan doğası değişti.”) Tam o tarihte olmasa da, insan doğası gerçekten bir değişim geçirir o sıralarda. Uzun süre can çekişen Viktorya Çağı bitmiş, modern çağ başlamıştır. İngiliz edebiyatında bu modern çağın başıca öncülerinden olan Virginia Woolf, hem içerik hem de biçim açısından bu yeni çağa uygun yepyeni bir roman türü yaratmak gerektiğine inanır. İlk iki romanında sonra,  yani 1922’den sonra yazdığı romanlarında istediğini gerçekleştirebilir. Ama bu l934 tarihli güncesinde yazdığına göre hiç de kolay olmaz. (Tüm kalıpları kırmaya, duyduğum ve düşündüğüm her şey için yeni bir var olma biçimi, yani yeni bir ifade biçimi bulmaya kendimi zorladım… Sürekli bir çaba gerektiriyor bu.)

Virginia Woolf’un yapmak istediği değişiklik iki yüz yıldır İngiliz romanına egemen olan gerçeklik geleneğini yıkmaktı.  Bu roman geleneğinde romancıların gerçekliği yaşamın asıl gerçeklerini yansıtmayan, basmakalıp, yapay ve boş bir gelenek olduğuna inanıyordu.  Onların olup bitenleri sırayla ele almaları, öğle yemeğinde ne olduğunu, öğle üzeri ne olduğunu, sonra akşam yemeğinde ne olduğunu bir bir “anlatmaları yürekler acısı bir işti”. O çağ romancılarına göre tek bir gerçek vardı. Oysa Virginia Woof’a göre gerçek, her insana göre değişen, elle tutulamayan, su gibi akan bir şeydi.  Asıl önemli olan, o gün ne yaptığını, şu gün ne yaptığını rapor etmek değil; aklından gelip geçen duygularla düşünceleri, anlık izlenimleri saptamaya çalışmaktı.  Gerçek yaşamda, basit kalıplara hiç mi hiç uymayan uçsuz bucaksız bir karmaşa vardı.  Hiçbir şeyin kesin bir başlangıcı, bir ortası ve bir sonu yoktu.  Oysa bu gerçekçi (realist) romancılar, kişilerinin yaşamını başlangıcı, orta kısmı ve sonu olan derli toplu öykülere dönüştürmek istiyorlar; böyle yaparken gerçek yaşamı yansıttıklarını sanıyorlardı.  Ama yaşamın asıl gerçeklerine yüz çeviriyorlardı.  Çünkü yaşamın asıl gerçekleri “maddesel” değil, “ruhsal”dı. Asıl gerçekler dış dünyayla değil, insanın iç dünyasıyla ilişkiliydi. Gerçekçi romancılar ise, dış dünyanın önemsiz ayrıntıları üstünde duruyor, bu ıvır zıvır ayrıntıları büyük bir ustalıkla işliyor; yaşamın ve insanın asıl gerçeğini ele almayı önemsemiyorlardı. Virginia Woolf’un gözünde gerçek yaşam “binlerce izlenim” den oluşuyordu. Şöyle ki, Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Dalgalar gibi asıl başarılı romanlarında olay örgüsü yoktur. Dalgalar geleneksel roman türünden oldukça farklı yazılmıştır. Metne hâkim olan dalga imgesi sayesinde Woolf hayat denizini sergileyen düzyazı şeklinde bir şiir yazmıştır.  Tüm romanı kaplayan su imgesi ile okur dalgaları duyabilir, görebilir, hissedebilir. Dalga imgeleri romanın ritmini oluştururken, bu ritim aynı zamanda da dalgaların sesini ve devinimini sağlar. Böylelikle döngüsel, akıcı, sürekli bir ritim ele edilmiş olur.  Okuru içine çekip sürükleyen işte bu ritimdir.  Kronolojik sırayla anlatılan, başlangıcı, ortası ve sonu olan bir olay akışı yoktur.  (Korsan Çıkmazı düşünmeye, yapıcılığa ve sevgiye çağrısıyla değer taşmakla kalmaz, dili ve kurgu örgüsüyle, bilinçaltına eğilişleri, anışları, çağrıştırmaları, iç içe geçen olaylarla iki kadın karhamın bütün yaşayışlarını bir akşamüstü ile ertesi günün sabahı arasındaki uzanan zaman boyutuyla edebiyatımıza yenilikçi bir bakış açısı getirmiştir.)

 Kadınların birbirleriye dayanışması, kadın erkek ilişkileri, kız çocuklarına toplumsal cinsiyet rollerinin öğretilmesi, bireyselleşme ve özgürleşmeye çalışan kadınları ataerki düzenin karşısında sıkışmış hissetmeleri Meli ve Berni’nin bir günleri üzerinden aktarılır.)

Virginia Woolf, romanın yalnız içeriğinde değil, tekniğinde de büyük değişikler yaptı.  Onun romanlarında “görüş açısı” denilen bir şey yoktur.  (Korsan Çıkmazı üç kişinin bakış açısıyla yazılmıştır:  Berni, Meli ve yazar Nezihe Meriç’in bakış açılarından birbirlerini tamamlayan bir karakter yaratılmıştır.

Virginia Woolf’un romanları, romandan çok şiire benzer.  E.M.Forster bunu şöyle anlatır: “Elinden geldiğince romana yakın bir şey yazmak isteyen bir şairdir o.”  Mina Urgan  Virginia Woolf’un İngiliz edebiyatına en büyük katkısının romanla şiiri birleştirmek olduğunu söyler.  (Korsan Çıkmazı’nda Nezihe Meriç, belirli bir olay örgüsü işlemeden, karakterlerinin belirgin portrelerini çizmeden, salt yaşanılan anlarını yansıtarak şiir yazarcasına roman yazmıştır.  Korsan Çıkmazı şiir ile düzyazı arasında gelip gider.

Virginia Woolf 1925 yılında Mrs. Dalloway’ı yayımlamadan önce yeni teknikler peşindedir.  Güncesinde Mrs. Dalloway üzerinde çalışırken, şimdilik zamanla geçmiş zamanın iç içerliğini verebilmek amacıyla “tunnelling process” (tünel açma süreci) dediği yöntemi, ancak bir yıl uğraştıktan sonra keşfettiğini yazar.  Bu yöntem yarattığı karakterlerinin benliğinde “mağaralar” açmaktı.  Bu mağaraları tünellerle birbirlerinle bağlayarak, o kişilerin bugünüyle geçmişleri arasındaki bağlantıyı kuracaktı.  ( Hiçbir konuşma, hiçbir anı yoktur bütünlüğü içinde yaşayan, parçalanmayan. Zihinde yaşananlar kopuk kopuktur, parça parçadır. Her bir anı kendi yalnızlığında, kendi karanlığında, kendi unutuluşunda olsa da yine yaşıyordur. Zihinde bir bütün yoktur, hep parça parçadır. Geçmiş bir bütünden kopmuş, parçalanmıştır. Her anımsama koptuğu yerden yeni bir bağ oluşturmaya ve yeniden yaşamaya çalışır. Her anımsayış bir yorumdur. Korsan Çıkmazı şimdiki zaman ile geçmiş zaman arasında gelip gider.)

Virginia Woolf kişilerini oluştururken geleneksel roman yazarlarından ayrılır.  Onlar gibi tam olarak kişileri saptamaya kalkmaz.  Çünkü ona göre, hiç kimsenin kişiliğini tamı tamına saptamanın yolu yoktur. 28 Kasım,1927 güncesinde şöyle yazar:  “Bütün fazlalıkları, ölü parçaları, lüzumsuzlukları elemek istiyorum; bunu yaparak anı tümüyle vermek; içinde her ne varsa… Romancılara bu yüzden kızmıyor muyum? Hiçbir şeyi seçmedikleri için?  Şairler arındırmak yoluyla başarıya ulaşmıyorlar mı; hemen hemen her şey dışarıda bırakılıyor.” (Nezihe Meriç, Korsan Çıkmaz’ındaki kişilerini oluştururken kişileri saptamaz ama bizim gözümüzde Meli de Berni de gerçek birer insandır; var olduğuna inandığımız insanlardır, gözümüzün önünde yaşarlar.  Berni ve Meli’yi görür, seslerini duyar gibi oluruz.)

Virginia Woolf kişilerin duygu ya da düşüncelerini, hemen o an ve hiçbir değişime uğramadan, kendi yorumunu eklemeden bize aktarmak ister. Çünkü insanları gerçek yaşamda, mantıkla düzenlenmiş durumları ve olayları değil, düzensiz olarak birbirini izleyen anları yaşadıklarını bilir.  Amacı o anları kaydederek, insanlar gerçekte nasıl yaşıyorlarsa romanlarındaki kişileri de öyle yaşatmaktır. 4 Ocak 1929 günkü güncesine şu notu düşer:  “…şu içinde bulunduğum an.  O da geçici, uçucu, geçirgen.  Bulutların üzerinde bir bulut gibi geçip gideceğim.  Belki de değişmekle birlikte, birbiri ardınca, uçarcasına, çabucak, çabucak, gene de bir biçimde ardı ardına diziliyoruz, sürekliyiz biz insanoğulları …” (Nezihe Meriç, Korsan Çıkmazı’nda bilinç akışı ve iç monolog yöntemlerini kullanır.  Konuşmanın yalnızca ilişki işlevi yoktur; aynı zamanda varoluşsal bir görevi de vardır.  Konuşma öznelerin varlığını hissetmemizi sağlar.  Dil yalnızca bir iletişim aracı değildir; karakterleri oluşturmada ve yaratmada önemli bir aygıttır.  Nezihe Meriç bu yöntemleri bilinçli kullanmadığını İbrahim Yıldırım ve Nalan Barbarosoğlu ile yaptığı söyleşide dile getirmiştir:  “Yok canım!  Bilinçli denemez.  Sezgi gibi bir şey.  Oğlum, ne diyorum, ben edebiyat dergilerinin çıktığından bile habersiz bir lise mezunu olarak üniversiteye gelmiştim.”)

Nezihe Meriç’in 2007 Dünya Öykü Günü bildirisinde yaşama sevincinin ve tutkusunun yazarı olduğunun açıkça belirtisidir.

"Şu karmaşık, anlaşılması, anlatılması olanaksız, tılsımlı, gizemli yaşam denen şey var ya, bence bunun özü şu: Doğmak, yaşamak, ölmek. Bu gerçek, dünyanın her yerinde böyle. Kim aksini söyleyebilir. Bu böyle ama dünya dünya olduğundan, yeryüzü yeryüzü olduğundan, insan insan olarak var olduğundan bu yana (tarih denen çılgınlık süredursun) oluşan, onu üreten, yücelten bir başka cevher var. Olmazsa olmaz, bir şey; aşk. Tıpkı yaşam gibi gizemli, karmaşık, tıpkı yaşam gibi, anlaşılması da, anlatılması da zor bir şey bu aşk.Karanlıkların içinde, ince ayrıntılarla var olan insanı bilmek, insanın, yaşamın, aşkın sesini duymak ne denli zorsa, aşk da öyle. Zor. Çok zor. En zor olan da, bu zoru yaşamak, onunla baş edebilmek. Bu sesi duymanın, onu elde edebilmenin, bunu kolaylar gibi olmanın bir yolu var. Bu yol öyküden geçer." (2007 Dünya Öykü Günü bildirisi, Nezihe Meriç)

 

Raşel Rakella Asal

20 Kasım, 2011

 

Kaynakça

Semih Gümüş, İncelikli Öyküler yazdı,19.08.2009,http://www.radikal.com.tr/

Deniz Erenci, Nezihe Meriç’in 1950-1960 yılları arasındaki eserlerinde kadın kimlikleri ve l950’lerin kadın sorunları  – Yüksek Lisans Tezi-acikarsiv.ankara.edu.tr/browse/6077/deniz_erenci_

Mina Urgan, Virginia Woolf ,YKY, Nisan, 2001

Virginia Woolf, Bir Yazarın Güncesi, Oğlak Yayınları, Eylül l995

Nezihe Meriç, Korsan Çıkmazı, YKY, Ocak 2007

 

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/