Ürün Adı: Kelebekler Özgür müdür? -Koleksiyoncu - John Fowles
Ürün Kodu: 1568
Bu ürün 199 kez incelendi.

 

“Sıra sıra kelebekler arasındaki bir örnekten başka bir şey değilim. Hizayı bozduğum zaman bana karşı kin besliyor. Ölü olmam gerekiyor; iğnelenmiş, hiç değişmeyen, sürekli güzel. Güzelliğimin kısmen canlı olmamdan kaynaklandığını biliyor, ama beni ölü istiyor. Beni canlı ama ölü arzuluyor. Bunu fena halde hissediyorum bugün, canlı ve değişken olmam, farklı bir şekilde düşünmem, ne yapacağımın belli olmaması ve geri kalan her şey canını sıkmaya başladı.

O sağlam; değişmez çelik irade. Bir gün bana ölüm kavanozu dediği şeyi göstermişti. Onun İçinde tutsağım ben. Kanatlarım cama çarpıyor. Dışarıyı görebildiğim için hala kaçabileceğimi sanıyorum Umut besliyorum. Ama hepsi bir yanılsama. Kalın, yuvarlak bir cam duvar
.”(s.189-190)

Narin vücut yapıları, parlak renkleri, pullu kanatlarıyla kır çiçekleriyle dolu çayırlıkların ve güneşli günlerin temsilcisidir kelebekler… Onlarla bu büyüleyici güzelliği sağlayan şey nedir? Renkli, tozlu gibi görünen rengârenk kanatlarıdır elbette. Böcekler dünyasının büyüleyici renklere sahip bu narin yapılı grubunun ömrü sanıldığı gibi birkaç gün değil; ortalama olarak iki veya üç haftadır. Bazı türleri ise iki ya da üç ay yaşayabilir.  Doğanın en romantik ve en güzel canlılarından biri olarak da büyülerler bizi kelebekler.

Fowles Koleksiyoncu romanında ‘kelebek koleksiyoncusu’  imgesinden yola çıkar. Anlatı sanatında imgeler sözcüklerin yetersiz kaldığı yerde yer alırlar. Yaşamlarımıza anlam katma arayışının canlı öğeleri olurlar. Geçmişin sanatı eskiden olduğu gibi değildir artık. Onun yerine bir imgeler dili oluşmuştur. Çoğu modernist yazarların yapıtları, yaşama ilişkin bu imge gidiş gelişinden, imge ağından bağımsız okunamaz. Bu yüzden yapıtlarını incelerken ürettikleri imgeler yapıtlarını besleyen bir ana damar olarak karşımıza çıkar. Yapıtta sözcüklerden anlamlara genişleyen bir yoldan beliren imgeler, yapıtı taşıyan temel öğeleri oluştururlar. 

Serdar Rifat, “Kitapların Şenlik Ateşi”nde anlatı, öykü ve roman gibi anlatı sanatlarının geniş anlamda kurmacaya dayanmaları nedeniyle gerçeği değil de gerçek dışı olanı hedeflediklerini söyler. Anlatı sanatlarının malzemesinin hiçbir zaman ham var olanı değil, estetik süzgeçten geçirilerek zihinde yeniden kurulan bir var olan olarak yorumlar. Bu görüşünü şöyle açıklar:

İşte imge kavramı bu oluşumun taşıyıcı öğesidir ve genel anlamda tüm sanatlar imgeleştirici bir bilincin ürünüdürler.”

Miti gizemli gerçekçilik ve varoluşçu düşünce ile birleştiren romanlarıyla yüzyılın önemli yazarları arasında sayılan John Fowles Koleksiyoncu romanında bir kelebek koleksiyoncusuyla, âşık olarak kaçırıp zindana kapattığı bir resim öğrencisi arasındaki "mecburi" ilişkinin romanıdır görünürde. Ama Fowles´un olağanüstü üslubu ve ustalığıyla, ‘kelebek’ ve ‘kelebek koleksiyoncusu’ imgesi başka birçok ilişkiye de gönderme yapar.

Farklı yolculuklara açık bir kurgusu olan bu roman, sadece kendimize göre haklı olan bir tutku adına yapabileceklerimizin ikna edici ve masum bir anlatısı olarak okunabileceği gibi, içimizdeki "iktidar" ve "teslim olma" isteğinin hangi şartlarda ortaya çıkabileceğinin anlatısı olarak da okunabilir. Ya da iki ayrı sosyal tabakanın birbirine yakınlaşma çabalarının, aslında alt sınıfın üst sınıfa yaranma, üst sınıfın ise öğretmenlik kisvesine bürünerek "yığınları" mümkün olduğunda kendisinden uzak tutma kaygısından başka bir şey olmadığının çarpıcı bir anlatısı olarak da yorumlanabilir. Özetlersek, John Fowles bize gözle görülen güçten, kaba kuvvetten veya gözle görülmeyen güçten (bir başkası veya başka bir şey üzerinde uygulanan baskı, kuvvet ve kontrol içeren otorite ve iktidarı) söz ediyor. Ve böyle bir gücü kelebek koleksiyoncusu imgesiyle işliyor. Matthew Arnold’un deyişiyle edebiyat, “yaşamın eleştirisidir.”  Fowles da bu sözlerin arkasında duruyor;  kelebek koleksiyoncusu yoluyla güç, iktidar, tutukluluk, kurban, otorite kavramlarını sorguluyor.

Fowles, kitabı yazarken Bartok’un Mavi Sakal’ın Sarayı operasından ve Londralı genç bir adamın bir genç kızı savaştan kalma bir sığınağa hapsettiği gerçek bir öyküden esinlenmiştir. Clegg’in öyküsü romanın ana çizgilerini oluştursa da, Fowles Miranda’nın güncesi aracılığıyla genç kadının bakışını da anlatıya sokar.

Konusu

Frederick Clegg belediyede çalışan silik kişilikli, içine kapanık ve kendine güven sorunları olan küçük bir memurdur. Boş zamanlarını kelebek koleksiyonu yaparak geçirir, bu hobisi belki de onu hayata bağlayan tek olgudur. Clegg, Miranda adında üst sınıftan bir güzel sanatlar öğrencisine uzaktan uzağa tutkundur, ancak ona açılamayacak kadar da anti-sosyal bir kişiliğe sahiptir. Miranda'nın Gregg'in varlığından haberi bile yoktur. Bir gün piyangodan yüklüce bir miktar para kazanan Clegg, işinden ayrılarak taşrada gözlerden uzak görkemli bir ev satın alır ve burada yaşamaya başlar. Evin mahzenini dayayıp döşeyerek evin içinde gizli bir bölme oluşturur ve burayı da her türlü konforla donatır. Sonra da gizlice takip ettiği Miranda'yı kloroformla uyutup kaçırarak buraya kapatır. Clegg onu cinsel açıdan taciz etmez, işkence yapmaz, hatta aksine çok nazik davranır. Miranda bir bakıma onun kelebek koleksiyonunun bir parçası gibidir. Clegg zamanla Miranda'nın kendisini sevmeye başlayacağını ümit etmektedir.

Romanın ikinci bölümü Miranda'nın ağzından ve onun esareti sırasında tuttuğu günlüklerden bölümler halinde anlatılır. Miranda başlarda Clegg'i anlamaz ve ondan çok korkar. Ama sonra ona acımaya başlar. Hatta kendisine karşı beslediği umutsuz ve karşılıksız tutkusunu Shakespeare'in Fırtına adlı eserindeki kötü karakter Caliban'a benzetir (O eserde Miranda adlı bir karakter de vardır). Buna karşılık olarak Clegg de ilk adının Ferdinand olduğunu söyler (O oyunda Miranda'nın kalbini kazanan Ferdinand adlı bir karakter de vardır) Clegg hâkimiyet kurmuştur, diğeri karşı çıksa da, ona teslim olmuştur. Aralarındaki ilişki minyatür bir diktatörlüktür sanki. Bunu Rollo May’ın “iktidarsızlık yozlaşmaya yol açar” görüşü ile söylersek bu silahını kuşanmış, tek başına duruşun altında kesin bir güçsüzlük vardır. Clegg hiç de güçlü bir karakter değildir. İçine kapanmışlığı ve yalnızlaşmışlığı ile anti-sosyal bir kişiliği vardır. Sevgisizdir. Ayrıca cinsel yönden iktidarsızdır.  Ne sevgili olarak, ne de cinsellik açısından hiçbir kadınla bir ilişkisi olmamıştır. Gücü kendi gücünden kaynaklanmamakta, ancak başkası üzerinde kullandığı güçle kendini kanıtlamaktadır. Onun güç anlayışında mutlak kazanma arzusu, kazanma/kaybetme kavramları, dolayısıyla güç oyunları gündemdedir. Kimin daha güçlü olduğunu kanıtlamak için girişilen sonsuz bir güç oyunudur oynanan. Miranda birkaç kez kaçmayı dener ama her seferinde Clegg tarafından engellenir. Clegg'i baştan çıkararak dikkatini dağıtma girişimleri de başarısız olur. Bir ara onu öldürmeyi de düşünür ama bu fikrinden çabucak vazgeçer, çünkü bunu yaparsa onun seviyesine inecektir. Bir süre sonra Miranda zatürreeden ölür.

Romanın üçüncü bölümü tekrar Clegg'in ağzından anlatılır. Miranda'nın ölümüyle çok sarsılan Clegg önce intihar etmek ister, ama kızın anılarını okuyup kendisini hiçbir zaman sevmemiş olduğunu öğrenince bundan vazgeçer ve Miranda'nın ölümünden sorumlu olmadığı kanaatine varır. Ve tekrar başka bir kızı daha kaçırıp 'koleksiyonuna' katma planları yapmaya başlar.

Koleksiyoncu Fowles’ın diğer bütün yapıtlarında olduğu gibi, insanın özgürlüğü kavramının derinlemesine sorgulanışıdır. Sıradan, cahil çoğunluk sınıfının para ve güce ‘sahip’ olunca, elit okumuş azınlık sınıfı üzerindeki egemenlik baskısının bir eleştirisidir de aynı zamanda. Fowles erkek egemen toplumunda evlilik kurumu ile kadının kıstırılmışlığının da eleştirisini gözler önüne serer. Nabakov’un Lolita’sı, Suskind’in Koku’su, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi tadında bir kurgudur bu. Humbert’in sağlıksız iç dünyasından Lolita’ya bakışı ile Freddie Clegg’in Miranda’ya bakışı örtüşür. Her ikisi de kadının geçmişini yok eder ve onu yeniden biçimlendirmeye kendi düşü içinde yarattığı kadın olmaya zorlar. Her iki kadın da bundan kurtulmaya çabalar.  Sıradan normal yaşamdan yoksun bırakılan Lolita romanın sonunda Humbert’ten kurtulmayı başarır. Miranda ve Füsun ( Masumiyet Müzesi) ise bundan ancak ölümle kurtulabilirler.

Fowles’ın anlatıda kullandığı stil

Miranda’nın tutuklanmasından sonra anlatı kahramanlar arasındaki diyaloglar aracılığıyla onları tanımamıza odaklanırken ‘tutuklu’ ile ‘tutuklayan’ arasındaki ilişki verilmeye çalışılır. Clegg’in ağzından olay bize şöyle aktarılır:

“Nihayet yukarı odama çıkıp yattım. En sonunda benim konuğum olmuştu… İşte, oracıkta uzanıp onunda aşağıda uyanık yattığını düşündüm. Güzel düşler kurdum, aşağı gidip onun gönlünü aldığım düşler; öylesine coşmuştum ki, belki de kendimi kaptırıp hayallerimde biraz ileri gittim, ama fazla pişmanlık duymadım, çünkü aşkının ona yaraşır olduğunu biliyordum.” (s.29)

Bu anlatıda Clegg’in Miranda’nı duygularına hiç önem vermediğini anlarız. Ayrıca ona “konuğum” diye hitap etmekle Miranda’nın tutukluluk durumunu görmezden geldiğini okuruz. Clegg bir insanın özgürlüğünü onun elinden almıştır. Ama kendinde hiçbir şekilde ahlaki bir kusur bulmaz. Clegg anlatısına şöyle devam eder.

“O akşam son derece mutlu olduğumu söyleyebilirim sadece; büyük cesaret isteyen bir şeyi gerçekleştirmiş gibi hissediyordum kendimi… Mutluluğum amaçlarımın temiz olmasından kaynaklanıyordu.”(s.29)

Bu sözlerde yine Clegg’in bencilliğini vermiş olur Fowles. Clegg Miranda’nın duygularından hiç söz etmez. Clegg’in karakteri gözümüzde daha da belirginleşir. Clegg kendine bir düş dünyası yaratmaktadır. Durumun ciddiyetini kavramaktan acizdir. Anlatı ilerledikçe Clegg’in Miranda’ya sevecen bir yaklaşımı da olmaz. Ertesi sabah Clegg’in Miranda’ya “ iyi uyudunuz mu” sorusu yine Miranda’nın duygularına olan kayıtsızlığını ve durumun önemini anlayamamanın bir göstergesidir. Miranda “burası neresi, siz kimsiniz, beni neden buraya getirdiniz” diye buz gibi bir sesle sorarken öfkeli değildir. Bu da onun hislerini saklamaktaki becerisini gösterir.  Miranda Clegg’den hemen onu serbest bırakmasını ister. Yaptığının korkunç bir şey olduğunu oradan gitmek istediğini yineler. Clegg’in cevabı: “şimdilik bir yere gidemezsiniz, lütfen beni yeniden güç kullanmak zorunda bırakmayın” olur. İşte bu noktada Clegg Miranda’ya karşı gücünün farkındadır.

 “Ağsız ava çıkmak ve sıra dışı bir örneği iki parmağın arasına kıstırmak (bu konuda becerikliyimdir) gibi bir şeydi; parmak uçlarında arkasına dolaşıp yakalardınız, ama göğüsten kıstırmak gerektiğinden, kelebek her seferinde tir tir titrerdi. Ölüm kavanozunda olduğu kadar kolay değildi. Miranda ile iki kat daha zordu, çünkü onu öldürmek değildi amacım, isteyebileceğim son şeydi bu.”(s.39)

Clegg Miranda’nın asla gazeteleri okumasına izin vermez. Asla radyo dinletmez, televizyon seyrettirtmez. Miranda’nın gelmesinden çok önce Clegg’in eline Gestapo’nun Sırları başlıklı bir kitap geçer. Bu kitap savaş sırasında kullanmak zorunda kaldıkları işkence vb. şeyler hakkındadır. Tutsakların katlanmak zorunda oldukları ilk şeylerden birinin neden dışarıda neler olup bittiği ile ilişkilerinin kesilmesi olduğunu anlatıyordu. Yani bilgi edinmelerini engelliyor, aralarında bile konuşmalarını yasaklıyorlardı; böylece eski dünyalarıyla bağlantılarını koparıyorlardı. Bu da tutukluların yıkımı oluyordu. Tabii ki Gestapo’nun tutsaklarını yıktığı gibi Clegg’in niyeti Miranda’yı yıkmak değildir. Ama dış dünya ile ilişkisinin kesilmesinin daha iyi olacağını böylece onu kendisine ilgi duymak zorunda kalacağını düşünür. Öyle ki gazete ve radyo getirtmek için giriştiği sayısız eyleme kayıtsız kalmayı başarır. İlk günler polisin çalışmalarını öğrenmemesi için okumasını istemez. Çünkü bu onu üzmekten başka bir işe yaramayacaktır. Clegg yaptığının hayırlı bir iş olduğunu yineleyip durur. Onu asla bırakmayacağının bilincindedir. Clegg içten içe onun gitmesine asla izin vermeyeceğinin farkındadır.

Bu noktada anlatı ilginçliğini kazanır.

Birden Miranda “sigaranız var mı” diye sorar.  Bu da Miranda’nın tutukluluk durumunu akıllı bir manevrayla kendi lehine çevirme girişimlerinden sadece biridir. Böylece kurban ile kurban eden arasındaki ilişki daha anlatının ilk başlarında belirlenmiş olur. Bu sahne Miranda’nın sorularıyla ilerler. Miranda Clegg’den kurtulmanın kolay olmayacağını anlayınca bazı koşullar ileri sürer. Sürekli bu bodrumda yaşayamayacağını biraz temiz hava ve aydınlığa çıkmak, arada bir yıkanmak, kendisi resim öğrencisi olduğu için, resim yapmak için malzemeler ister. Ona bir radyo veya gramofon ile eczaneden bazı şeyler gereklidir. Ayrıca günlük yemek ihtiyacını karşılamak için taze meyve ve salata yemesi gereklidir. Clegg’i çizim için malzeme almaya ikna eder. Gramofonu, dilediği bütün plakları ve kitapları alacağına söz verir. Yiyecek için de aynı şey geçerlidir. Temiz havaya çıkmasını Clegg çok tehlikeli bulur. Ancak gece ve elleri bağlı olarak temiz havaya çıkabileceğini ama bunu da düşünmesi gerektiğini söyler. Bu anlaşma aralarında havayı biraz yumuşatır. Clegg ona saygı gösterdikçe Miranda da onu daha çok saymaya başlar. İlk yaptığı şey isteklerinin bir listesini çıkarmak olur. Özel resim kâğıtları çeşit çeşit kalemler, sepia, çini mürekkebi özel kıldan üretilmiş çeşitli boy ve biçimde boya fırçaları gibi bir sürü şey alır.  Böylece Miranda birçok resim çizmeye başlar. Clegg in resimlerini çizer. Bu süre içinde Miranda resim yapmaya başlar.

Anlatının ikinci bölümünü Miranda’nın günlüğünden takip ederiz. Miranda Clegg’in ona verdiği dev alışveriş listesindeki her şeyi aldığını ve ondan ne dilerse ona vermeye hazır olduğunu görür. Özgürlüğü dışında.  Clegg hücre yaşantısını yaşanır kılmak için elinden gelen her şeyi yapar. Ama Miranda’nın aklında yalnızca kaçmak fikri vardır. Hava kararınca ellerini bağlayıp ağzına tıkacı yerleştirip koluna girip bahçenin çevresinde gezinirler. Kocaman bir bahçedir. Üstelik de çok ıssız. Kırların ortasında kayıp bir yerdir. Bu tutukluluk döneminde Miranda annesi ve eski sevgilisiyle olan ilişkisini gözden geçirme imkânı bulur. Daha önce üzerinde hiç kafa yormadığı şeyleri anlamaya çalışır. Annesinden nefret etmiş ve utanç duymuştur. Çünkü annesi alkoliktir. Oysa şimdi annesinin acınacak durumuna asla yeterince anlayış göstermediğini anlar; ona hiç ilgi göstermemiştir. Hep kendine bahaneler bulmuş, onu sevgiye boğmamıştır. Herkese karşı iyi ve hoşgörülü davranmıştır; ilgi göstermediği tek kişinin annesi olduğunu ve bunun yanlış olduğunu bu tutukluluk döneminde anlar. Düşündüğü ve üzerinde durduğu bir diğer ilişki de resim öğretmeni G.P.’e olan bağımlılığıdır. Onu ilk tanıdığında önüne gelene onun ne kadar olağanüstü olduğunu söyleyip durmuştu. Arkadaşlarından karşı tepki gelmişti. Bunun aptalca bir liseli kız hayranlığı olduğunu ona söylemişlerdi. Ama tüm bu söylenenlere rağmen resim öğretmenine karşı içinde başka bir duygu şekillenmeye başlamıştı. G.P onu her olaydan ve her insandan daha çok değiştiren kişi olmuştu. G.P. düşündüğünü aynen dile getirebiliyor ve Miranda’yı düşünmek zorunda bırakıyordu. En önemlisi, kendi kendini sorgulamasını istiyordu. İlk başlarda, Miranda,  onunla aynı fikirleri paylaşmasa da, başka birine karşı, onun kelimeleriyle tartışır bulmuştu kendini. İnsanları G.P.’nin ölçüleriyle tartar olmuştu. Yaşam ve sanat üzerinde kalıplaşmış görüşlerinden hiç olmasa bir kısmından kurtulmuştu. G:P. çıt kırıldım kadınlardan nefret ettiğini söylediğinden beri, o da hanım hanımcılılığından kurtulmuştu. Miranda onun sayesinde değişmişti. Hem de G.P.’nin ona sunduğu sekiz maddelik değişiklikler listesi artık Miranda’nın doğruları olmuştu. Artık Miranda kendi dünyasından çıkmış ve bütünüyle G.P.’nin dünyasının içine girmişti. Miranda G.P. ile olan anılarını anlatırken şu ifadeleri kullanır: kendim, Miranda oluşum, benzersiz oluşum.

Miranda’nın G.P. ile olan ilişkisi anlatıda yer alırken Miranda’nın G.P ile olan ilişkisinin Clegg ile ilişkisinden farksız olduğunu görürüz. Clegg Miranda’yı tutsak etmiştir. G.P. de Miranda’yı fikirleri ile kendine tutsak etmiştir. Her iki ilişkide de Miranda’nın özgürlüğü yoktur.

Miranda’nın ölümünden sonra, Clegg odadaki her şeyi temizler. Her şey yepyeni olmalıdır. Miranda’ya yazdıklarını ve ondan kestiği bir tutam saçı tavan arasına, hiç açılmayacak bir kasanın içine koyar. Yeni kurbanını bulmuştur. O da M harfi ile başlayan Marian adında bir kızdır. Artık Clegg’in ‘efendi’ rolünü iyice benimsemiş olduğunu şu sözlerinden okuruz: “İşin başından kimin efendi olduğunu ve ondan ne beklediğimi anlamasını sağlayacağım tabii ki.” (s.254)

Böyle bir ilişkide sadece “köle” değil, aynı zamanda “efendi” de tutsak durumundadır. Tutsaklığı, aslında üstlendiği (veya benimsediği/tercih ettiği ya da zorunda kaldığı) rolün kaçınılmaz bir sonucudur. Kurbanı karşısında bir maske kullanmaktadır. Öyle ki maske belli bir süre sonra yüzünün gerçek biçimini alacaktır. Artık efendi, efendi rolünün gereklerini yerine getirmeye tutsak olmuştur. Güçlü görünmek zorundadır. Bütün zamanını bunun için harcamaya hazırdır. Rolüne uygun düşmeyen isteklerini törpülemektedir. Belli bir süre sonra artık kendisi olmaktan çıkacak ve özgürlüğünü yitirecektir. Artık kimlik yitirilmiş ve kimin efendi, kimin köle olduğu anlaşılmaz olmuştur.

 

Raşel Rakella Asal

15 Eylül 2011
 

 

Kaynakça

Serdar Rıfat, Kitapların Şenlik Ateşi, YKY yayınları, 2008

Michael Vincent Miller, İkili İlişkilerde Terörizm, Varlık yayınları, l997

Leyla Navaro, Bir Cadı Masalı, Remzi Kitabevi, 2000

John Fowles, Koleksiyoncu, Ayrıntı Yayınları, 2009

 

sansak bile on, aslında "hükümran" istiklal caddesinde ayağımızı

 

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/