Ürün Adı: Erkek Egemen Toplumun Pis Çamaşırları - Ian McEwan
Ürün Kodu: 1572
Bu ürün 203 kez incelendi.

İngiliz edebiyatında Ian McEwan tartışmalı bir kişiliktir.  1970’lerdeki ilk edebi eserlerinin yayınlanmasından beri şiddet ve cinsel sapıklık konularına takıntılı bir kişi olarak ünlenmiştir. 

1978’de yayınladığı ilk romanı Cement Garden’da annelerinin ölümünü saklayan iki kardeşin öyküsünü anlattır.  New York Times gazetesinin kitap ekinde roman “sarsıcı”, “marazi” sıfatlarıyla değerlendirildi ve “Elinizden bırakamıyorsunuz” yorumu yapıldı. Bir eleştirmen eserlerini “ uğursuz”, “tüyler ürpertici”, “iğrendirici”, “nefret uyarıcı” , “ahlak bozucu”  olarak değerlendirdi, bir diğeri “pislik ve müstehcen yazmaktan ne zaman vazgeçecek” diye sordu.  Bir başkası böylesi az görülen cinsel sapıklıkları konu edinmesini onun edebi yeteneğini saçıp savurmakla, boş yere tüketmekle suçladı.   

“Sarsıcılık” yazarın yapıtlarında her zaman önemli bir rol oynadı.  1987’de The Child in Time’da bir çocuğun kaçırılmasını; The Comfort of Strangers’da (1981) Türkçe adıyla Yabancı Kucak, sapkın bir cinselliği işledi.  Şiddet ve ölüm onun temaları olarak belirir; bu temalar üzerine yoğunlaşmış olması bu konuların insan doğasındaki yerini araştırmasında yatar.

Kısa öykülerinde ve romanlarındaki şiddet unsurları bu görüşü doğrular gibidir, onun bu yolla okuru iğrendiren ve şok eden bir yazar olduğu söylenmiştir. Yabancı Kucak şiddet içeren yönleriyle tipik bir Ian McEwan romanıdır.  Romanı okurken okur istemeden bir röntgenci konumuna düşer, okur olarak bilmediği, kendisinden uzak bir dünyanın, bir ilişkinin, anormal bir cinsel birlikteliğin içine sürüklenmiş olur.  Çoğu eleştirmenlerin hemfikir olduğu konu şudur: böylesi az görünür, az rastlanır bir mazo-sadist ilişkiyi söz konusu etmek de neyin nesidir? 

Yabancı Kucak’ta Gotik edebiyatın temel özelliklerinden olan tekinsizlik, gizem ve korku havasını yaratmak için de mükemmel bir mekânı seçiyor: Venedik kentini.   Ne kadar dolaşırsanız dolaşın, her zaman dönülmemiş bir köşeyi, keşfedilmemiş bir geçidi, kayıp bir binayı yakalayacağımız, gizli, her an gizemli bir mekândır Venedik kenti.  Kentin yarattığı gizem ve bir şeyleri keşfetme duygusuyla kente gelen Mary ve Colin, turistik gezilerin barındırdığı gözetleme ve kenti tanımak arzusuyla sokaklarda gezinip dururlar.

Yabancı Kucak dört karakterden oluşan kısa bir roman. Ian McEwan evli olmayan ama yedi senedir beraberlikleri olan İngiliz Colin ve Mary çiftinin bu kente yaptıkları bir tatile odaklanır.   Bir yayınevi yönetici olan Colin gençliğinde şarkıcı veya tiyatro sanatçısı olmak istemişse de başarılı olamamıştır.  Mary kadınlar tiyatro grubunun oyuncularındandır.  Boşanmış olduğu eşinden iki çocuğu vardır.  Romanın ilk açılış sahnesinde otel odasındadırlar.  Birbirlerine düşlerini anlatırlar.  Biri, kendi gördüğü düşü anlatma lüksünü elde etmek için ötekinin gördüğü düşü sabırla dinlemek durumundadır.  Colin’in düşleri psikanalistlerin salık verdikleri cinstendir, uçmak, dişlerin dökülmesi, bir yabancının karşısında çırılçıplak kalıvermek gibi.  Mary’nin düşleri karmakarışık, gürültülü, tartışmalı düşlerdir.  En çok çocuklarını görüyordur, sık sık, onların tehlikede olduğunu, kendisinin de onlara yardım edemeyecek kadar beceriksizce şaşkın bir biçimde kalakaldığını… Kendi çocukluğu ile onlarınki birbirine karışıyordur.  Neden bizsiz gittin? Ne zaman döneceksin? Ya da eski kocası onu bir köşeye sıkıştırıp bir vakitler gerçekte yaptığı gibi, sabırla pahalı Japon fotoğraf makinesinin nasıl kullanılacağını anlatıyor, incelikleri anlayıp anlamadığını her aşamada sınıyordur.

Her sabah kahvaltıdan sonra çıkarlar,  kanal köprülerine, Venedik’in daracık sokaklarının her birine karınca sürüleri gibi yayılmış kalabalığın arasına karışırlar.  Turist olduklarından eski ve görkemli kentin tüm turizm görevlerini seve seve yerine getirirler; hazinelerle dolu büyük ve küçük kiliseleri, müzeleri, sarayları ziyaret ederler, alışveriş yapabilecek vitrinlerin önünde uzun uzun oyalanırlar.  Ellerinde haritalar olmasına karşın sık sık kaybolurlar; kimi kez bir saat aynı yollarda dolanıp dururlar, gene de yollarını bulamazlar.   Artık aralarında büyük bir tutkudan da söz edilemez. “Sevişmenin keyfi, acelesiz bir dostluğun, alışılmış davranışların, dokunuşların, birbirine tıpatıp uyan gövdelerin ve uzuvların rahatlatıcı güvencesinin sonucuydu.  İkisi de cömert ve acelesizdi, birbirlerinden aşırı bir şey istemiyorlar, hemen hemen hiç patırtı yapmıyorlardı. Sevişmelerinin kesi bir başlangıcı ya da sonu yoktu, çoğu kez işin sonunda ya da ortasında uykuya dalıyorlardı.” (s.17)  

Ian McEwan’ın Yabancı Kucak’ta sorunlaştırdığı temalar romanın hemen başındaki iki epigrafla verilir:  İlk epigraf (“Nasıl da yaşadık iyi dünyada/Kızlar ve analar/Oğulların krallığında.”) Adrienne Rich’nin “Sibling Mysteries” şiirinden bu alıntı okuru McEwan’ın feminist görüşüne olan ilgisi üzerine odaklar.  Yazar ilk satırdan McEwan kadın dünyasının erkek dünyasından farkını belirtmiş olur. Colin ile Mary yedi sene birlikte oldukları halde aralarında tutkulu bir bağları gelişmemiştir;  ayrı yataklarda yatarlar.  Ian McEwan iki karakteri karşıtlık yaratma amacıyla bir araya getirmiştir.  Onlar birlikte olsalar da farklı düşlere, farklı dünyalara sahiptirler. Colin Mary’nin annelik sorunlarını veya kocası tarafından aptal bir kadın muamele görmesi üzerine üzüntüsünü paylaşmaması kadın erkek doğasının farklılığından kaynaklanır.  Sokaklarda kaybolmaları, gittikleri istikameti belirlemede ayrı çıkış yollarını fark etmeleri de yine ayrı duyarlıklarının belirtisidir.  Haritalı veya haritasız olmak hep problem yaratır.  Haritayı yanlarına aldıklarında bile haritayı çözmekte zorlanırlar.  Akşam yemeğine çıktıkları o gece yine kaybolurlar.  Burada Ian McEwan çift hakkında şöyle ipucu verir: 

“ Her ikisi de, tek başına olsaydı, belki kenti keyifle dolaşacak, aklına eseni yapacak, belirli hedefler saptamaya gerek görmeyecek, dolayısıyla kaybolduğuna aldırmayacak, hatta sevinecekti.  Birlikteyken ağır ve beceriksizce ilerliyorlar, sıkıntı verici uzlaşmalara girişirler, birbirlerini karşılıklı yatıştırıyorlardı. İkisi de birey olarak alıngan kişiler değillerdir ama bir arada olduklarında birbirlerini hiç beklenmedik ve çok şaşırtıcı biçimlerde incitmeyi başarıyorlardı.”(s.13) 

McEwan bu açıklama ile aralarındaki çatışmanın taşıdıkları farklı cinsiyetlerden kaynaklandığını belirtmek ister.  Haritayı çözememeleri yetersizlik, acemilik olarak değerlendirilebilir ancak yazarın asıl vurgulamak istediği çiftin arasındaki uyumsuzluk ve geçimsizliktir.   

Colin ile Mary yollarını bulmaya çalışırken duvarların feminist afişlerle kaplı olduğunu görürler. Burada McEwan okura afişlerin diliyle seslenir. Afişler yaşadığımız zamanın ruhunu tarihe dipnotu düşürmek amaçlı olarak üretilmiş çalışmalardan oluşur.  Tarih, sadece kelimeler ile yazılmaz, grafik ve afişler ile de yazılır.  Duvarların dili olan afişlerde feministler tecavüzcülerin hadım edilmesini istemektedirler. Çiftin bu posterler karşısındaki düşünceleri de değişiktir. Mary bir kadın olarak feminist söylemin yanında yer alır. Şehrin bu yöresinde kadınların daha iyi örgütlenmiş olmalarından ve kesin, radikal isteklerini açıkça dile getirmelerinden kadın olarak memnundur.  Colin ise Mary’nin görüşlerini alaya alır; feminist görüşlerin önemsenmemesi gerektiği fikrindedir. Mary feminist afişlere kafa yorarken Colin’in yönünü tayin etmeye çalışması onun kadın sorunlarına olan duyarsızlığını gösterir.  Mary’nin entelllektüel kaygılarının yerine Colin’in yönünü tayin etme endişesi ikisi arasındaki uzlaşmaz fikirlerin en açık göstergesidir.

Mary, saray yavrusunun ilk birkaç basamağını çıkmış, afişleri okuyordu. “Burada kadınlar daha radikal,” dedi omzunun üstünden, “hem de daha iyi örgütlenmişler.”Colin bir iki adım gerilemiş, iki sokağı kıyaslıyordu. Her ikisi de epey bir süre dümdüz gittikten sonra ters yönlere kıvrılıyorlardı.  “Daha çok savaşmak zorundalar da ondan,” dedi. “Buradan daha önce de geçtik biz, ama ne yöne gitmiştik, anımsıyor musun?” Mary, uzunca bir beyannameyi, zar zor tercüme etmeye çalışıyordu. “Hangi yöne?” diye daha yüksek bir sesle sordu Colin.

 Mary, kaşları çatık, parmağını matbu yazının altında gezdirerek okumayı sürdürüyordu. Bitirdiğinde zafer elde etmişçesine haykırdı, dönüp Colin’e gülümsedi. “Irza geçme suçundan hüküm giyenlerin hadım edilmelerini istiyorlar.”    (…)

Mary yeniden afişe döndü. “Hayır, bir taktik bu. İnsanların ırzına geçme suçunu daha çok ciddiye almalarını sağlamak için.”

Mary, romanın ikinci kadın karakteri Caroline’e de aşırı derecede tepkilidir. Onun dövülmüş, ezilmiş, hırpalanmışlığını anlatmak için Caroline’den “mutlu bir hayalet” olarak söz eder.  Caroline ile Mary arasında şu konuşma geçer:

 “Evet, yani,  onu seviyorum… Ama siz ‘âşık’ derken başka bir şeyler söylemek istiyorsunuz herhalde.”  Sustu, gözlerini kadına çevirdi. Caroline ise onun sözlerini sürdürmesini bekliyordu. “Tutkudan söz ediyorsanız… Ona, gövdesine, ilk tanıştığımız zamanki kadar tutkuyla bağlı değilim. Ama ona güveniyorum. En yakın dostum o benim.”

 Caroline heyecanlanmıştı, genç kızdan çok çocuğa benziyordu bu kez. “Âşık derken, şunu demek istiyorum…  Yani, o kişi için her şeyi yapmaya hazırsınız ve de…” Duraksadı bir an, gözleri olağan üstü parlıyordu. “Ve de, onun size her şeyi yapmasına izin verirsiniz.”

“Birine âşıksanız onun sizi öldürmesine bile boyun eğersiniz, gerekirse.” (…)

“Benim aşk dediğim budur dedi utkulu bir havayla.”(s.60)

Okura “hayalet” olarak tanıtılan Caroline  (Küçük yüzü o kadar düzgün, o kadar anlamsız,  o kadar zamanın dışındaydı ki sanki yaşayan bir insan yüzü değildi ) eksik bir yaratıktır, fiziki sakatlıkları vardır, topallayarak yürür, oturduğu koltukta bir o yana bir bu yana kıvrılmasından anlaşıldığı gibi oturduğu hiçbir konumda acısını dindiremez. Mary bir yerden yastık getirmeyi teklif ettiğinde sadece acıdığını söyler.   Hele güldüğü zaman daha da acı hissettiğini ifade eder.  Mary rahatsızlığın asıl sebebini öğrenmek istediğinde Caroline kafasını iki yöne sallayarak gözlerini kapar, sırrını ele vermek istemez.

Roman ilerledikçe Caroline’i daha iyi tanırız. Oturduğu koltukta rahat olmaması yarı sakatlanmış bedeninden dolayıdır.  Mutsuzdur, itaatkâr eştir, kocası tarafından dövülmektedir, kötü muamele görmüş, kocasına beslediği sevgi suiistimale uğramıştır. Bedeninde morluklar, kesikler bulunur. Sırtı kırıldığında aylarca hastanede yatmıştır artık doğru dürüst yürümesi imkânsızdır, eğilemez, bacaklarında ve kalça kemiklerinde dayanılmaz sancılar olur, merdiven inmesi çok zor çıkması ise olanaksızdır. Yalnızca sırtüstü yattığında rahat edebilir. Fizyoterapist tutarlar; tek arzusu tek başına sokaklarda yürüyebilmek yeniden normal bir insan olmaktır. Bir gün fizyoterapist yeterince güç kazandığını söyler sokağa çıkmak için heveslidir, ama eve döndüğünde merdivenleri tırmanmaktan aciz olduğunu anlar bütün ağırlığını tek bacak üstüne verip bastığında elektrik şokunu andıran korkunç bir acı duyar. Eşi geldiğinde izinsiz dışarı çıktığı için suçu onda bulur, küçücük bir çocukla konuşurcasına konuşur, merdivenleri çıkmasına yardım etmez, komşuların da ona yaklaşmasına izin vermez. Bütün gece dışarıda kalır, ancak sabah olunca eşi onu kucağına alıp yukarı taşır. O gün bu gündür, dört yıldır, sokak yüzü görmemiştir.  İstediği an dışarı çıkabilmeyi arzulasa da eve dönüp dönemeyeceğinden emin olamamaktan hiçbir zaman evden çıkmayı göze alamamıştır. Günlük alışverişlerini yapamaz olur, alışverişlerini anlaştıkları bir komşu yapar.  Kısaca Caroline yatalak, yarı hastalıklı, çürüye çıkmış, eğilemeyen, hareketleri kısıtlanmış bir yaratıktır.

Caroline’in  sonradan Mary’ye itiraf edeceği gibi, o işkence gören kadınlardan biridir. Eşi Robert’in terör evinde gerçek bir mahkûmdur. Bu noktada McEwan gözümüze Caroline’in yetiştirilme tarzına çevirir. Caroline tek çocuktur, çocukluğundan “mutlu ve sıkıcı” olarak söz eder.   Diplomat olan babasına Caroline neredeyse tapar.  Anne ile kızı babasının her dediğini yaparlar, adeta onun etrafında pervane dönerler; her ikisinin de tek arzuları babalarına bakmak olmuştur.  Hatta annesinin şu sözünü de ekler “ Büyükelçinin destek güçleriyiz,”derdi annem. (s.108)

Gerek Caroline’in babasıyla olan ilişkisinde, gerek eşiyle olan ilişkisinde hiçbir fark yoktur.  İtaate hizmet etmeye, birine yaranmaya odaklı bir eğitim sisteminde yetiştirilmiş kadınlardan sadece biridir Caroline. İki kadın arasındaki konuşma ilerledikçe Caroline Mary’ye açılmaya başlar.  Çocukluğundan, yetiştiği aile ortamından söz ettikten sonra sıra kocası ile evliliğine gelir. Caroline Mary’ye kocası tarafından dövüldüğünü itiraf eder.

“Robert, sevişirken canımı acıtmaya başladı.  Çok değil ama bağırmama yol açacak kadar.  Bir gece çok kızdım ona, ama o aynı şeyleri yapmayı sürdürdü.  Sonunda… aradan çok zaman geçtikten sonra, itiraf etmek zorunda kaldım ki… hoşuma gidiyordu yaptıkları.” (s.l08)

Caroline anlatısına devam eder.  Aslolan acı değil, acının yarattığı durumdur.  Acı karşısındaki çaresizlik, acı yüzünden bir hiçe indirgenmektir.  Çekilen acının bağlamı çok önemlidir.  Ceza çekmek ve dolayısıyla suçlu olmak.  Olanlardan ikisi de hoşlanır.  İlk önceleri Caroline utanır, ama çok geçmeden bu utanç bir zevk kaynağına dönüşür.  Sanki yaşamı boyunca içinde saklı kalmış bir şeyi keşfediyordur.  Gittikçe daha çok, daha çok ister bunu.  Buna gereksinme duymaya başlar.  Robert iyice canını yakar.  Kırbaç kullanır, sevişirken yumruklar onu.  Korkudan ölüyordur, ama korku ile keyif ayni şeydir. Kocası kulağına sevgi sözcükleri fısıldayacağına nefret kusar.  Caroline ise aşağılanmaktan yerin dibine geçerken, zevkten kendinden geçer.  Robert’in gerçekten ondan nefret ettiğinden kuşkusu yoktur artık.  Bu oyun değildir, çok derin bir tiksintiyle bir sevişmedir.  Caroline buna karşı koyamaz, cezalandırılmaktan zevk alır. Her şey bir süre böyle devam eder.  Bedeni çürükler, kesikler, kamçı izleriyle doludur.  Kaburgalarının üçü kırıktır.  Bir dişi, bir parmağı da kırıktır. Yalnız Robert’in değil Robert’in arkadaşlarının da gözünde dayak yinen herhangi bir kadından farksızdır.

İçki içtiği yerlerde Robert’e üstünlük kazandırır bu durum. Uzunca bir süre yalnız kaldığında, ya da olağan insanlarla görüştüğünde kocasının onun üzerine yaptıklarının ve onun bunlara boyun eğmesini bir delilik olarak görse bile, korkar.  Ama bir kez daha kocası ile bir araya geldiğinde delilik olarak sandığı şey kaçınılmaz, hatta mantıklı olmaya başlar.  İkisi için de karşı konulmaz bir ilişkiye dönüşür.  Hatta çoğu kez Caroline başlatır olayı. Robert’in onu öldüresiye dövmek için can attığını bilir çünkü.  Sonunda, başından beri hedefledikleri yere varırlar.  Bir gece, kocası itiraf eder: Aslında yapmak istediği tek şey vardır.  Seviştiklerinde onu öldürmek.  Çok ciddidir.  Ölüm olasılığı sürdükçe, her seferinde daha müthiş sevişirler. (s.l08)  Bütün bu anlattıklarından sonra Carolilne itiraf eder:  “Tabii, öldürülmek istiyordum.”

McEwan’in Caroline’in çocukluk yılları ile ilk evlilik yıllarını arda arda vermesinde bir amacı vardır.  Bize ataerkil aile yapısında edilgin eğitilmiş kız çocuğunun evliliğinden sahneleri verirken erkeğe kadın sadakatinin, fedakârlığının, özverinin, düşkünlüğünün tohumları yetiştirildiği ortamda atılmıştır. Kız evlat olarak Caroline babanın gücüne hayrandır, ona sağladığı refah için müteşekkirdir. Çocukluğunda minnettarlığını onu desteklemek ve ona itaat etmek olarak göstermiştir.  Bu itaat, bu minnettarlık Caroline’i Robert’in sadist arzularına boyun eğmeye götürecek basamak olur. İtaate bir anlık tereddüt Caroline’ı suçlu hissetmesine sebep olur, bu duygu daha çok cezalandırılmak isteği ile pekişir.  Böylece, McEwan sado-mazoşizmin kaynağını ataerkil değerlerde bulur.  Biri birini doğurmakta, biri birini beslemektedir çünkü. 

Yalnız Caroline değil, eşi Robert’in de ataerkil bir ailede yetiştiğini okuruz.  Diplomat olan babasının en küçük ve tek erkek evladıdır. Babası otoriter bir yapıya sahiptir. “Annem, dört kız kardeşim, hatta büyükelçi bile babamdan korkardı.  Bir kaşını oynattı mı, kimse ağzını açamazdı.  Sofrada, önce babam hitap etmedikçe kimse konuşamazdı.” (…) “Her sabah saat altıda yataktan kalkar, tıraş olmak üzere banyoya girerdi.  O işini bitiren dek bizim yataktan kalmamız yasaktı.” En sevdiği evladı Robert’dir. Babasının gözdesi olmasına karşın, ona da yasak olan pek çok şey vardır.  Özellikle tatlı şeyler yemek yemek ya da içmek yasaktır, çikolata yoktur, limonata yoktur.  Büyükbabası, babasının meyve dışında herhangi bir tatlı yemesine izin vermemiştir.  Çünkü bunlar insanın midesini bozarmış, ama daha da önemlisi, tatlı şeyler, özellikle de çikolata erkek çocuklarını bozarmış. Erkekleri de kızlar gibi zayıf karakterli yaparmış..  On dört, on beş yaşlarındaki kız kardeşler Eva ile Maria ona yalvar yakar olurlar, “N’olur baba, n’olur! Ve o her şeye “Hayır” der.  Hayır, beyaz soket çoraptan başka çorap giymelerine izin yoktur.  Hayır, öğleden sonra bile olsa anneleri ile tiyatroya gitmeleri yasaktır. Kızlara erkek kardeşleri Robert’i göstererek “Bakın, bakın’ der, ‘benden sonraki aile reisi bu.  Robert’in gözüne girmeniz gerek.  Sonra da kararları onun vermesini istermiş gibi Robert’e sorar:

 ‘Robert, kızlar annelerininki gibi ipek çorap giysinler mi?’ ‘Peki, yanlarında anneleri olmadan tiyatroya gitseler olur mu?’  ‘Kesinlikle olmaz baba?’  ‘Robert, arkadaşları gece bizde kalsın mı?’ ‘Asla baba!’

Robert gururla verir bu yanıtları, kullanıldığının farkına varmayarak.  Ve her akşam yemek masasında baba çok üzgün bir hava takınarak, kızları Eva ve Maria’ya onlara izin vermeyenin kendisi değil erkek kardeşi Robert olduğunu söyler.

(“Ben tam fikrimi değiştirmeyi, size izin vermeyi düşünüyordum, ama Robert’in dediğini duydunuz.  Ona karşı gelemeyiz’ Ve gülerdi. Ben de gülerdim, her dediğine, kelimesi kelimesine inanırdım.”(s.32)

Kızlar bir gün annelerin makyaj çantasından kendilerine makyaj yaparlar, bunu babalarına gammazlayan kişi gene Robert olur. Kızlar bu yaramazlıklarından dolayı cezalandırılmalıdırlar.  Baba Robert’i ve kızları odasına çağırır; çekmecesinde sakladığı kalın meşin bir kemerle ablalarının kıçlarına çok sert vurur, ne Eva ne de Maria en ufak bir ses çıkaramazlar.  Ablaları babalarının yanında ağlayamaz, ancak odalarına çekildiklerinde ağlayabilirler.  Her şey bitmiştir; bu yaramazlığa neden olan konuya artık bir daha değinilemez. 

Robert “Ablalarım! Benden nefret ediyorlardı.  Öçlerini alacaklardı elbette.” diyerek kız kardeşlerinin dövülmelerindeki payını kabul eder.

Caroline’in masoşizmi gibi Robert’in sadizmi evlerindeki ataerkil aile yapısından kaynaklanmıştır. Robert’te sadist duygular o kadar ileri gitmiştir ki, sokakta karşılaştıkları bir yabancıyı öldürmeye kadar gidecektir.  Bu doyumsuz obur sadist yapıyı kendi çıkarları için kullanacak, Venedik’e tatile gelen bu yabancı çifti sinsice izleyecek, onlara gizlice yakınlaşacak ve sonunda onu öldürecektir.  Bu davranış tarzı babasından gördüğü ve özendiği bir davranış olarak kimliğine işlemiştir. McEwan kişinin sado-masoşist davranış biçimlerini sorgularken kişinin yetiştirildiği toplumun ataerkil değerleri üzerine eğilir. Bu temayı yolculuk teması ile bağlaştırarak yapar.  Romanda bu düşünceye ait ilk ipucunu Cesare Pevase’den bir alıntı olarak verir.  Bu ikinci epigraf yolculuk üzerinedir.

“Yolculuk bir yabanıllıktır. Sizi yabancılara güvenmeye, evinizde ve dostlarınızın yanındayken duyumsadığınız bütün o alışılmış huzurdan uzaklaşmaya zorlar.  Sürekli olarak başınız döner.  Temel şeyler dışında –yani hava, uyku, düşler, deniz ve gök dışında- hiçbir şey size ait değildir, her şey sonsuza ya da bizim sonsuz diye düşlediğimiz şeye yönelir.” 

Cesare Pavese’e göre yolculuk bizleri yabancı insanlara güvenmeye zorlayan güvenli olmayan bir ortamda bulunma durumudur.  Bu epigraf Colin ve Mary’nin kötü durumunu çok isabetli bir şekilde açıklamaktadır.  Mary ve Colin bir akşam yemeğinden dönüşte otele giden yolu şaşırırlar. Bu noktada okurun tedirginliği başlar.  Gotik romana hâkim olan bir sonraki köşeyi dönüşte karşınıza ne çıkacağını bilememe durumudur bu. Karanlık Venedik gecesinde, yabancı sokaklarda kaybolmuş dolanırlarken karşılarına çıkan Robert’ın sıradan biri olmadığını hissederiz. Ancak Robert’in Colin ve Mary ile birlikte içtikleri içkiden sonra onlardan ayrılması beklentimizi boşa çıkarsa da daha sonra yeniden karşılaşmaları ve çiftin kendini Robert’ın esrarengiz evinde hayalet karısıyla baş başa bulunmalarıyla işin rengi değişir; çiftin sıradan, hatta sıkıcı bile sayılabilecek tatili bir anda seyir değiştirerek inanılmaz bir gerilimin içine doğru yuvarlanır.

Robert’le ilk karşılaşmalarında Robert onları soru yağmuruna tutar.  Başlangıçta gönülsüz ve çekingen yanıtlarlar.  İsimlerini söylerler, evli olmadıklarını, şimdilik birlikte oturmadıklarını açıklarlar.  İkisi de mesleklerini söylerler.  Derken, bir ölçüce içtikleri şarap sayesinde, yalnızca turistlere özgü olan bir keyfi yaşamaya başlarlar.  Bu keyif, Robert’in işlettiği barda, Robert’e güvenmenin ve korunaklı gerçek bir mekân bulmanın keyfidir.  Gecenin sonunda Robert’ten ayrılırlar ve yine otelin yolunu bulamazlar.  Geceyi sokakta geçirmek zorunda kalırlar.  Tekrar Robert’le karşılaştıklarında daha otele bile dönmediklerini, gece sokakta uyuduklarını açıklarlar.  Robert dehşet içinde kalır.  Robert düştükleri bu kötü durumdan kendini suçlu hisseder, “Evet, sorumlu benim.  Ve hatamı düzelteceğim.  Konuğum olacaksınız. İnsan bu kadar yorgun olduğunda oteller hiç de uygun değildir.  Sizi öylesine rahat ettireceğim ki, geçirdiğiniz korkunç geceyi unutturacağım.”  Bir kez daha çiftimiz tehlikededir ve yine Robert, onların yardımına koşmuştur.  

Colin ve Mary seyahatte olan her insan gibi onlara yabancı ve tanıdık olmayan bir ortamda kendilerini güvende hissetmek istemelerinden daha doğal bir şey yoktur.  Robert’in evinde uyandıkları sabah kendilerini çıplak bir halde bulurlar.  Mary, ev sahibesi Caroline’in onları göz hapsinde tuttuğunu fark ederler. (“Biz uyurken Carollne gelip bizi seyretmiş, “ dedi Mary. s.63) Yabancı bir ortamda yaşanan bu durum o evde acaip bir şeylerin döndüğünün belirtilerini onlara vermiş olsa da Mary ile Colin yabancılara güvenmenin rahatlığını seçerler. Caroline’den elbiselerini istediklerinde Caroline elbiselerini yıkadığını, kuruttuğunu ve banyodaki dolaba kilitlediğini söyler. Caroline’in sesinde bir yırtıcılık vardır; Mary bunu fark etmiştir.  Ancak Caroline çiftin o akşam yemeğini onlarla beraber yemeye kalmalarında ısrarlıdır ve bu teklifi kabul ettikleri takdirde onlara elbiselerini iade edeceğini söyler. (“Ne olur, kalacağınızı söyleyin. O kadar az konuğumuz oluyor ki.”) 

Robert onlara aile müzesini gezdirdiğinde Mary’nin gözü kesik jiletlere doğru çevrilir.  Bu jiletlerin Robert’in boynunda taşıdığı zincirin ucundaki altın kaplamalı jilet ile benzerliğini fark eder.  Robert kendi oluşturduğu müzeyi gezdirirken bu aile yadigârlarından gurur duyduğu kadar ailesi ile de gurur duymaktadır.  “Babam da, onun babası da, kendi kendilerini çok iyi anlayan insanlardı.  Erkektiler ve cinsiyetleriyle gurur duyarlardı.  Kadınlar da anlardı bunu.” s.70))   Bu antika eşyalar Robert’in eski zaman üzerinde düşünmesine sebep olur. Robert,  Colin ve Mary’ye uzun uzun kadın ve erkekler üzerine yorumlara girişir. Ona göre kadınlar, erkekler tarafından yönetilmek özlemi içindedirler; bu onların kafalarının yapısında vardır.  Günümüz kadınları özgürlük istediklerinde kendilerine yalan söylemektedirler, çünkü onlar kocalarına kölelik hayalleri içinde yaşarlar. Dünyayı biçimlendiren hep erkekler olmuştur.  Dolayısıyla kadınların kafasını biçimlendiren erkekler olmuştur.  Kadınlar doğdukları günden beri, erkeklerin yarattığı bir düzen içindedirler.  Şimdiki kadınlar kendi kendilerine yalan söyledikleri için ortalık karmaşa ve mutsuzlukla doludur.  Oysa dedesinin yaşadığı dönemde bu böyle değildir.   Bu görüşlerinin karşısında Colin’in şu sözleri de ilginçtir:  “Dedenizin döneminde de oy hakkı için savaş veren kadınlar vardı.  Sonra neden bu kadar bozulduğunuzu anlamıyorum.  Dünyayı hala erkekler yönetiyor.”(s.71) Bu noktada McEwan Colin’in de erkek egemen toplum yapısından hiçbir rahatsızlık duymadığını belirtmiş olur. 

Tüm bu konuşmalardan sonra Robert Colin’in karnına bir yumruk indirir.  Rahat, hatta dalgacı bir vuruş gibidir. Colin, Robert’in ayaklarının dibine çöküverir, orada iki büklüm kıvranarak soluk almaya çabalarken kahkahamsı sesler çıkarır.  Sonunda Colin, adamın elinden kurtulup derin soluklar alarak odanın içinde gezinmeye başlar.  O evden ayrılırken tekrar onlarla beraber olmaya söz verirler. İkinci ziyaretleri Robert’in Colin’i öldürmesi ile biter. Uzun uzun Robert’in Colin’i nasıl dövdüğü, Caroline’in dudağının yarılmasını, alt dudağından aldığı kanı parmağıyla Colin’in ağzına sürdüğünü, Caroline’in kendi kanını parmağıyla Colin’in dudaklarına aktarmayı sürdürdüğünü, o zaman Robert’in kolunu Colin’in göğsüne sıkıca yaslayarak onu uzun uzun ağzından öptüğünü okuruz.  Bu arada Caroline de Robert’in sırtını okşamaktadır.(s.119)

Romanın sonunda Mary’nin kendi kurduğu ama henüz kesinleştirmediği kuramı okuruz. “ Bu kurama göre, imgelem, yani cinsel imgelem, yani erkeklerin acı verme, kadınları ise acı çekme konusunda çağlar öncesinden kalma hayalleri öylesine gücü ve tek bir örgütleyici ilkeyi biçimlendirmekte ve dile getirmektedir ki bu, tüm ilişkileri, tüm gerçeği çarpıtmaktadır.” 

Anlatı ilerledikçe ara ara Mary ile Colin’in sevişme sahnelerine tanık oluruz. Onların da Caroline ve Robert çiftinden pek farkları yoktur. Bir keresinde, duşun altındayken, birbirlerine kelepçeyle bağlanıp anahtarını atmayı konuşurlar gülerek. Bu fikir ikisini de azdırır.  Sevişirken birbirlerinin kulağına öyküler fısıldamak da yeni geliştirdikleri bir şeydir.  Öyküleri dinleyen, anlatana bir ömür boyu kölelik etmeye, onun tarafından aşağılanmaya seve seve razı oluyordu. Mary, bir operatörle anlaşıp Colin’in kollarını bacaklarını kestireceği mırıldıyordu adamın kulağına. Böylece onu evinin bir odasında tutacak ve yalnızca cinsel hizmetlerde kullanacak, canı istediğinde arkadaşlarına da kiralayacaktı… Fantezilerinin sınırı yoktur. (s.81)  

Gerçekten de Yabancı Kucak eleştirmenlerin söylediği gibi az görülen cinsel sapıklıklardan mı söz eder yoksa cinsel sapıklığı ve bu anormal davranışı bilinçaltının tezahürü olarak mı ele alır? Şiddet insanın doğasında mı vardır?  Hiç kuşkusuz McEwan okuru sado-maşist bir ilişkiye sürüklerken bu ilişkinin altında yatan ataerkil aile yapısını ve bu tip aile düzeninde babaya itaat etme üzerine yetişmiş bireyin sado-masoşizme nasıl itildiğini gözler önüne seriyor. Erkek egemen toplumun pis çamaşırlarını ortaya atıyor.

Yabancı Kucak tipik bir McEwan’ı romanı olarak ilk giriş bölümünden başlayarak kabus bir ortamda gizemli, karanlık bir atmosfer yaratıyor. Gizemli, karanlık ortamda sapık ilişkiler, ürkünç, dehşet verici, tüyler ürpertici sahneler… Eleştirmenlerin onu tenkit etmelerini anlamak zor değil.  Ancak bu grotesk, ölüm soluyan şiddet ortamının altında alınacak dersler de yok değil.  McEwan ataerkil aile yapısı üzerine odaklanırken, cinsel davranışlarımızın üzerindeki etkisi üzerinde yoğunlaşıyor. İnsanoğlunun bilinçaltının nasıl şekillendiğini gösterirken kadınların mazoşist, erkeklerin sadist davranışlarına odaklanıyor. Kötünün her yerde var olduğunu, anormal arzuların her insanda bulunabileceğinin altını çiziyor. İnsanın kendini topluma iyi gösterme maskesi altında bilinçaltında yatan dizginlenemez hükmetme tutkusunun savaşını gözler önüne seriyor.

McEwan’a göre baba ve otorite, toplumsal bir varlık olarak insan için simgesel bir dayanak noktasıdır. Şiddet ise kültür tarafından meşru görüldüğünde kolayca ortaya çıkarak bir iktidar aracına dönüşmektedir. Kadına yönelik şiddet, kadın bedeni söz konusu olduğunda toplum tarafından üretilmekte ve çoğaltılmakta, bireysel iktidar arayışı toplumsal göstergelerin açtığı yolda ilerlemektedir. Kadın bedeni üzerinden kurulan erkeklik algısı, yerleşik konumlandırmaların aşınması durumunda kolayca şiddete dönüşebilmektedir. Geleneksel anlayışın kadın bedenine yönelik erkeklik algısı ve şiddeti meşrulaştırması, şiddetin çok daha yaygın bir biçimde yaşanmasına yol açmaktadır.

Erkeğin kadına karşı kullandığı şiddet bazı toplumlarda manilere, özdeyişlere veya şarkılara yansımıştır. Örneğin,  Amerikan kültüründe “kadın, at ve ceviz ağacı ne kadar dövülürlerse o kadar iyi olurlar” deyişi vardır. Bizde de “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin”, “kızını dövmeyen dizini döver”deyişleri kültürün şiddeti teşvik eden bazı unsurlarına örnek gösterilebilir.

McEwan`ın başından sonuna dek okuyucunun ilgisini tutmak için benzetmeleri romanında sıklıkla kullanır: özellikle “su”, “hayvanlar” ve “sesler” ile ilgili benzetmelerin kullanımıyla yazar okuyucuyu olaylara hazırlar. Örneğin McEwan bir tekneyi betimlerken şöyle anlatır:“siyaha boyanmış kaptan köşkü ve bacanın, aşınmış bir silindir şapkaya benzediğinden tekneye dağınık bir ölü gömücü havası veriyordu.”

Bu örnekte kullanılan “siyah” rengi, “aşınmış” şapka ve  “dağınık ölü gömücü”  kesinlikle kötüyü çağrıştıran sözcüklerdir.  Bu tür araçlar gerilimi arttırarak okuyucuyu olacaklara hazırlarlar. Aynı araç tekrar edildiğinde anlatıcı okuru olası tatsız olaylara hazırlar.

McEwan benzetmeleri yeri geldikçe manzaraları, kişilerin görünüşlerini ve olayları anlatmak için kullanır “saman renkli kum”;  güneşlenirken “havlulara uzanıp yere yapışanlar” ve `”bilmedikleri muhitlerde dolanırken adeta bir sayfadan diğer sayfaya yürüyenler” gibi.

Manzarayı tarif ettiği diğer bir benzetmede Colin otelin balkonundan gördüğü insanları “fonda gerilmiş bir günbatımı ve kızıl bir deniz manzarasının önünde pontonda içki içenler” şeklinde anlatır. Tabii ki böyle bir fon mevcut değildir. Kimi zaman benzetmeler okuyucu ve anlatıcı arasındaki iletişime engel olabilir. Günbatımı bir fon olmayıp tüm gerçekliğiyle mevcuttur, ancak bu şekilde anlatılması betimlemeye teatral bir tat katmakta ve Colin’in turist olarak geldiği bu kentteki gözlemci rolünü pekiştirmektedir.

McEwan anlatımın sonlarına doğru uzatılmış benzetmeleri sıklıkla kullanır.  Colin ve Robert kanalı geçip yaşlı adamların sigara içip, boş paketleri kurumuş çeşmeye attıkları alana gelirler. kanalın karşısına geçerek oradaki barın önünde buruşturulmuş sigara paketleriyle taşmış kullanılmayan bir çeşmenin etrafında toplanmış bir grup yaşlı adamın yanına gider  Bir grup yaşlı adam”, ‘buruşturulmuş sigara paketleriyle dolu kullanılmayan çeşme”, bu tür ifadeler okuyucuyu olabilecek ve belki de uzun süre gizemini koruyacak olaylara hazırlar. Burada “kanal”,  “çeşme” “taşmış” gibi ifadelerle su ifade edilmektedir.  Fakat çeşme kupkurudur ve akan su yoktur.

Daha çarpıcı bir örnekte McEwan plajdaki  “goril cüssesinde” bir maço adamı tarif eder. Bu benzetme adam genç bir kadınla flört ederken de devam eder. Anlatıcı der ki “goril ihtişamlı bir parende attı”, “goril ısrar etti ve kadın topu bir kaç metre havaya attı”, ve  “ goril topun peşinden koşarken ellerini çırptı.” Bu benzetme o denli pekiştirilmektedir ki, okuyucu plajdaki o gorili görmeye başlayabilir. Bu hayvansal araç “hayvansal” bir temayı romana sokmak için kullanılmıştır.

“Su”  motifi McEwan`ın romanındaki belirgin temalardan biridir.  “Sokak lambasının ışığının birikintisi” gibi ifadeler veya bir grup insanı anlatırken “kulübeden akıp geçen” der veya “şehrin ziyaretçilerle taştığı” ifadesini kullanır.  Bir köpeği anlatırken gözden kaybolmasını “adeta karanlıkta eriyip gitti” şeklinde ifade eder.  “Su”motifini romanın geçtiği mekanı, yani Venedik’i okur önünde canlandırmak için kullanmış olabilir.

Yazar gerilimi seslerle vermeye çalışır. Mary gecenin ortasında uyandığında duyduğu ayak sesleri, “birden kesildi, sanki etrafı dinliyorlar gibi…”. “Şık ayakkabıların sert sesi” “yaklaşan ve uzaklaşan ayak sesleri” gibi ayak sesleri olaylara dair merak ve belirsizlik uyandırmak için defalarca tekrarlanır.

Anlatım ilerledikçe kullanılan gerilim araçları daha güçlenir. Robert karnına yumuşakça vurduğunda “Colin yere bıçak gibi çakıldı”,  Colin ve Mary balkonlarında otururken bir neon tabelanın ışığı “yıldızları yok etti”, ve Mary bir kâbustan uyandığında “bakışı şaşkın ve sabittir”, “sanki bir faciaya şahitlik etmiş gibi”  Bu kalıplar roman ilerledikçe gerilimi azaltmak amacıyla zaman zaman bir kenara bırakılırken gerilimi artırmak için tekrar karşımıza çıkar.

Sonuçta  “su”, “hayvanlar”, ve “ses” gibi araçların gotik türde yazılan bir romanda kullanılması olağandır. Deniz kenarında geçen bir romanda su temasından daha doğal ne olabilir... Hayvan araçları romana hayvansal bir tema katmak için kullanılmaktadır. Ayrıca sinekler sıcak iklimi pekiştirme unsurlarıdır. Ve sesler – özellikle de ayak sesleri- gerilim ve merak uyandırmakta kullanılmıştır. Bu benzetmeler aracılığıyla yazar anlatısının içeriğini kontrol edebilmektedir.

 

 

Raşel Rakella Asal

Nisan, 2015

 

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/