Ürün Adı: Duygu Dünyamıza Işık Tutan Edebiyat
Ürün Kodu: 1577
Bu ürün 389 kez incelendi.

Edebiyat olaylarla değil, bizde uyandırdığı estetik hazla ruhumuzda yer eder.  Bu nedenle bir yapıtı “başında ne olmuş”, “sonunda ne olmuş” diyerek okuyanların eserden estetik hazzı bulmaları olanaksızdır.  Böyle yazılan ve okunan kitaplar edebiyat sanatı içinde değerlendirilemez.  Estetik kapsam, olayların akışıyla değil, bu akış içindeki düşünce ve duygu akışının veriliş biçimiyle sınırlarını belli eder. 

İnsan davranışlarını inceleyen bir bilim dalı psikoloji modern romanların çoğunda gördüğümüz psikolojik temayı ve psikolojik roman türünü ortaya çıkarmıştır. Psikolojik roman, ruh çözümlemelerine alışıla gelmiş realist romanlardan çok daha fazla yer verildiği, karakterin iç bunalımlarının ve hesaplaşmalarının, içten gelen dürtü ve güdülerin göz ardı edilmediği roman türüdür.  Bu tip romanda yazar, sıradan realist romanlarda olduğu gibi sadece yaşanan olaylarla yetinmeyip bu olayları ortaya çıkaran nedenleri ve bu olayların karakterlerin üzerindeki ruhsal etkilerini açıklamaya girişir.

Psikolojik romanların bazıları yazarların kendi hayatlarından bize ipucu verirler.  Dünya edebiyatında Dostoyevski’nin ve Virginia Woolf’un romanlarını bu tür romanlar altında ele alınır.  Rus edebiyatının ve belki tüm dünya edebiyatının en önemli psikolojik roman örneklerini veren  Dostoyevski, okuru, insan psikolojisinin en bilinmez, karanlık köşelerine kadar götürmüş, ruh tahlillerini doruk noktasına çıkarmıştır.

Dostoyevski karanlıkların yazarıdır. Dostoyevski’nin eserlerinde doğa betimlemelerine rastlanmaz, çünkü onun için önemli olan insan ve ruhtur. İnsan ruhunu kuyumcu titizliğiyle işler.  İnsanın yaratılışının temelinde çelişki ve kutuplaşma olduğunu savunur; ona göre düşünce dünyasının özüne sanat yolluyla ulaşılır.  Acı çekme insanın derinliğinin kanıtıdır; acı çekmenin insanı olgunlaştırdığı fikrine inanır.  Dünyayı kavrayışı dinamiktir ve ruhun gizemlerini bilmeye yöneliktir. O yaşadığı gerçeklikten yola çıkarak acıyı anlatmış, acının insanı insan yaptığını ve kurtardığına inanmıştır.  

Kimi romanlar psikolojik terimlerin yoğun bir şekilde kullanıldığı romanlardır ki bunlar da yine edebiyatta psikolojik roman sınıfına girerler. Bazı psikolojik romanlar kahramanların iç dünyalarını, duygularını okura aktarırlar.  Bu tür romanlar, iç monolog ve bilinç akımı tekniği kullanılarak yazara metnini zenginleştirme imkânı sağlar. Mehmet Tekin psikolojik roman türünde sıkça kullanılan iki teknik üzerinde şöyle yorum getirir:

Bilinç akımı tekniği, psikolojinin romana armağanıdır.  Bilinç akımı tekniği, bir anlamda romanın niteliğini de etkilemektedir.  Zira bu tekniği denemek isteyen bir romancı ister istemez ruh tahlillerine gitmekte, dolayısıyla romana psikolojik bir derinlik kazandırmaktadır.” (s.271)*

Bu teknikte kahraman, iç konuşmadan farklı olarak, kesik cümlelerle, mantıksal bir bağ olmadan düzensiz bir şekilde içinde bulunduğu durumu ifade etmeye çalışır. İç monologlar, mantık süzgecinde değil de, gerçekte insan bilinci nasıl çalışıyorsa, parça parça ve dağınık çağrışımlar şeklinde verilir. İrlandalı yazar James Joyce’un 1922 yılında yayımladığı Ulysess adlı romanı, bu tekniği en iyi tanıtan eserdir.  Berna Moran’a göre “Bilinç akımında yalnız düşünceler değil duyumlar, imgeler de yer alabilir ve tam bir bilinç akımı tekniği ile okura bir sahne gibi sunulan, bilincin en karanlık, bilincin altına en yakın kesimidir.” (s.64)** Berna Moran birçok eleştirmene göre iç konuşma tekniğinin bir anlatım yöntemi olarak kullanıldığı ilk romanın Edouard Dujardin’in l887’de basılmış olan Les Lauries sont Coupes’si olduğu belirtir.

Türk edebiyatında ise Recaizâde Mahmut Ekrem’in 1886’da yazılmış Araba Sevdası adlı romanında, kahramanı Bihruz Bey’in gerçek dünyası ile hayal dünyası arasında bir karşıtlık oluşturmak için her ne kadar romanı baştan sona iç konuşma tekniği ile yazmamışsa da bir anlatım yöntemi sayılacak kadar yaygın kullanır, ara sıra bilinç akımına da yer verir. Bu durumda Recaizâde’nin kullandığı tekniğin taklit olmadığı açıktır.  Dujardın’in uyguladığı tekniği de Batı uzun süre fark edememiştir. Aynı şekilde Recaizâde’nin tekniği de bizde fark edilmemiş, Türk romanına hiçbir etkisi olmamıştır. Yine Berna Moran’a göre yazar muhtemelen bilinçsiz olarak bu tekniği kullanmıştır.(s.59)** 

“Niçin gelmedi ki, niçin, nedeni ne?  (Ah! Parol tutmazlar ki… Türk kadınları ne denli edüke olsalar yine boşuna.  Hiç olmazsa bir haber göndermeli değil miydi?  ‘Şu n edenle gelemedim, pardon, bugün çok beklemiş olmalısınız’. ‘Evet çok bekledim.  On bir buçuğa deyin orada plante oldum.  ‘Bağışlamanızı dilerim.  Falanca gün, falanca yerde buluşalım.  Bu kez de ben sizi bekleyeyim de ödeşelim.’  Diye bir haber göndermek pek naturel bir şey.  AH!  Bu hanımlarda polites yok, polites.  Benim suçum var.  Ben bir betiz yapmadım, mektubu verdiğim zaman epresmanla kabul etti.  Hatta memnunlukla gülüyordu.  Yalnız dansöz müdür, çengi midir nedir, dargın dargın bir şey söyledi neydi, anlayamadım ya sonra çabuk çabuk kaçmalarına ne anlam vermeli?” ***

Psikolojik romanlarda karşımıza çıkan bir diğer önemli teknik ise iç monologdur.  İç monolog okuyucuyu, kahramanın iç dünyası ile karşı karşıya getiren bir yöntemdir. Bu teknikle kahramanların duygu ve düşünceleri düzenli bir sıra ile verilir. İç monologda dil, konuşma diline benzer bir yapıya bürünür.*

Gürsel Aytaç’a göre iç monolog tekniğinde konuşma dilinin doğallığı metne hâkim olur. İç monologlar, kahramanların “bilincin, bilinçaltının ve bilinç dışının kaynaklarından beslenen bir akıştır.  Bu teknikle, bölük pörçük düşünce ve duygu imgeleriyle gerçekleşir.”(s.215)****

Mehmet Rauf’un en önemli eseri olan Eylül; zamanının ilk psikolojik romanı olarak kabul edilir.  İlk defa 1900-1901 yılları arasında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilen Eylül’ün kitap halinde ilk baskısı 1901 yılında yapılmıştır.  Roman karakterlerin ruh hallerini çok iyi bir şekilde okuyucuya aktarır.  Romanı okurken, eski İstanbul’un perspektifine, o dönemin kıyafetlerine, yalılarda hüküm süren aile hayatının tüm ayrıntılarına ve en önemlisi de samimi ve sıcak duygulara tanık oluruz.  Mehmet Rauf’un Eylül romanında Suat’ın kendine konuştuğu şu satırlar, iç monolog tekniğine güzel bir örnektir.

 “Demek ki seviyordu, demek ki bir seneden beri belki, belki daha evvelinden beri, belki senelerden beri seviyor ve bunu gizliyordu… Necib’in kendine karşı bu kadar ciddi davranıp kalbinin duygularını hiçbir suretle açıklamaması, onu ruhunun derinliklerinde saklaması, kalbinden istemeye istemeye hissettiği memnuniyete şimdi teşekkür eden, bir hürmet ilave ediyordu; bu hareketi o kadar samimi, temiz, büyük görüyordu.”(s.164) 

Yusuf Atılgan, otel kâtibi Zebercet’in sıradan öyküsünü yazarak büyük bir edebi yapıt ortaya koydu.  Kasaba gerçekliğini o güne kadar hiç kimsenin ele almadığı bir yönden ele aldı.  O güne kadar hiçbir yazarın kasabayı, eşrafını, namus kavgasını veya kapalı yaşamını anlatmadan anlatmak aklına gelmemişti; kasaba romanı insan merkezli değil ataerkil bir yapının resmedilmesiyle verilebiliyordu.  Oysa Yusuf Atılgan, hem anlatım düzenindeki Tanrısal sesi bozup iç sese çevirdi, hem de kasabanın bildik yapısıyla uğraşmayarak mekân ve insan ruhu arasındaki ilişkiyi Anayurt Oteli’nde irdeledi.

Bilinç akışı tekniği bireyin iç dünyasını okura sunmadaki etkili anlatımıyla dikkat çeken bir yapıya sahiptir. Bu yönüyle çağrışım, bilinç akışı tekniğinin vazgeçilmez ilkelerinden biridir. Aslında bu yöntemi, düşünsel öğelerin zihin sahasında kıyasıya mücadele etme süreci ve bu süreçte zihnin paslaşma, atlama ve sıçrayışlarda bulunması; çağrışım değeri nispetinde psikolojik gerilimli bireyin sürekli bir düşünceden diğerine birbiri ardınca hızla geçişi, hiçbir mantıksal bağa dayanmayan fikirlerin; kendine gelişigüzel bir yol bularak beynin merkezine sızıp üşüşmesi, yığılarak birikmesi ve sıralanması olarak da ifade etmek mümkün. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında ise bilinç akımı tekniğini Oğuz Atay’ın eserlerinde, özellikle Tehlikeli Oyunlar ve Tutunamayanlaradlı romanları bu açıdan önem taşır.  Şu satırlar yazarın Tutunamayanlar adlı eserindendir:

“Onlara anlayacakları bir biçimde sesleniriz.  Çeşitli hileler buluruz derdimizi anlatmak için.  Bir şey söylerken başka bir şey demek isteriz. En olmadık şeyin içinden çıkarız.  Ne bileyim, mesela, limon şekerlerinin içine küçük maniler yazarız, derdimizi anlatırız usul usul.  Vatandaşın hem ağzı tatlansın hem beyni sulansın: Öğrenmek istersen iyiyle, fenayı, seyreyle bir kenardan yala dünyayı.  Olmadı. Alışacağız. Zamanla.  Arıyorsan ahlaktaki manayı, muhakkak okumalısın İsa’yı.  Bunu da sansür izin vermez yabancı din propagandası.  Bu yüzden adamcağızı beyaz perdede görüyoruz.  Buldum: İki tane düzen vardır, birini ortadan kaldır.  Geleceğimizi tehlikeye atıyoruz, efendimiz. Sabırlı olmalıyız.” (s.594)*****

Mehmet Tekin’e göre Orhan Pamuk  “kahramanlarını çizerken, biyografik zenginlikten çok psikolojik derinliğe önem verir.  Örneğin Masumiyet Müzesi’nde, farklı bir yaklaşımla ele aldığı Kemal Basmacı ile babası Mümtaz Basmacı arasındaki ilişkiyi psikolojik boyutuyla irdelediği kadar biyografik açıdan da yoğun bir biçimde işlemiştir.  Bu romanda baba-oğul ilişkisi Pamuk’un diğer romanlarının aksine farklı boyut kazanır.  İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları’nda baba ile oğul arasındaki ilişki kopuktur.  Benzer bir durum Sessiz Ev’de de karşımıza çıkar.  Kendisini ülkenin kalkınmasına adayan Selahattin Bey, ne Doğan’la ne de hizmetçi kadından olan çocukları Recep ve İsmail’le yeterince ilgilenir. Bir bakıma Doğan’ın bunalımlı ve tutunamayan bir Cumhuriyet aydınına dönüşmesinde, Recep’in cüce, İsmail’in topal kalmasında Selahattin Bey’in iyi bir baba olmamasının etkisi belirgindir.  Beyaz Kale’nin Hocası ve Kara Kitap’ın Celal’i de babalarıyla doğru ve sağlıklı bir ilişki geliştirememişlerdir.  Masumiyet Müzesi romanında ilk kez baba ile oğul ciddi anlamda dertleşirler.  Baba Mümtaz Basmacı, ailenin devamı, ticari çıkar ilişkileri, toplumsal normların katılığı sarmalı içerisinde kimseye anlattığı/anlatamadığı “yasak aşkını” oğlu Kemal’e itiraf eder.  Çünkü Kemal “Amerika görmüş(s.104) anlayışlı bir evlattır.  Romandaki baba oğul ilişkisinin kırılma noktası bu itirafta oluşur.  Artık sorunlu, kopuk baba oğul ilişkisinin yerini babanın sırdaşı olan, onun duygularını anlaya ve saygı duyan bir evlatla ona iç dünyasının açan bir babanın duygusal ilişkisi alır.

Latife Tekin’in Gece Dersleri bütünüyle anlatıcının iç sesinden verilir.  Dışa dönük bir anlatım söz konusu değildir.  Tüm anlatılanlar anlatıcı kahramanın ruh dünyasında gerçekleşen gelgitler ve bilincinde canlanan geçmiş zamana ait anı parçalarıdır.  Latife Tekin’in Muinar romanının kurgusunu anlatıcının iç diyaloglarına dayandırır; bu özelliğiyle Muinar, Gece Dersleri’ne yaklaşır. Modernist romanın belirleyicilerinden olan parçalılık ve iç içe geçen anlatı Muinar’ın kurgusunun genel karakteristiğini oluşturur.  Dağınık bir anlatıma sahip olan romanın modern bireyin iç dünyasını yansıttığı söylenebilir. 

Günümüz Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olarak kabul edilen Hasan Ali Toptaş bireyin iç dünyasını anlatılarının merkezine yerleştirir.  Anlatı belleğin karanlık labirentlerinden geleceğe bakar, imgelemin aracılığıyla yeni anlamların kapısını aralar.  İnsan varlığını aydınlatmayı dener. Diğer modernist öncüler gibi bilince egemen olan mantık sisteminin zincirlerinden kurtulmaya, bilincin karanlık kuytularını açığa çıkarmak ve katıksız akıldışına erişebilmek için imgelere yaslanır.  İlk romanı olan Sonsuzluğa Nokta, bir trafik kazası sonucunda felç geçirerek yatağa mahkûm olmuş eski bir devrimcinin belleğinde gezinir, geçmiş ile şimdi arasında mekik dokur.  Anlatı parçalanmış bir zaman kurgusuyla ilerlerken, hatırlanan anlar yeniden bellekte biçimlenir, yalnızlığı ve çaresizliği su yüzüne çıkar.

İkinci romanı Gölgesizler’de, bir yazarın imgelemini anlatının merkezine yerleştirerek paralel iki evrende aynı anda gezinebilme olanağını değerlendirir.  Parçalanmış zaman kurgusu Sonsuzluğa Nokta’daki gibidir hatta daha da ileri gider zaman ve mekânı iç içe geçirerek belirsizleştirir.  Bilinçdışı artık sahneyi ele geçirmiştir, anlatı düş ile gerçek arasında gelip gider. Acıyı ve sıkıntıyı taşrada yaşayan bireyin dâhil olduğu toplum ile arasındaki gerilim kelimelerin oluşturduğu imgelerle resmedilir.  Bin Hüzünlü Haz ve Uykuların Doğusu’nda da iletişimsizliğin mutlak egemen olduğu bir çağda, birbirinden farklı gibi görünen toplum üyeleri arasındaki ortak nokta bireyin yalnızlığıdır.  Bireyin bu yalnızlığa mahkûm edilişinin açmazları ve korkuları romanda önemli bir yer tutar; bireyin modern hayatın karmaşası karşısındaki acizliğinin altı çizilir.

Yazın serüveninde psikolojik roman ruhun bilinmeyen yönlerinden yola çıkarak duygularımızı var gücüyle aydınlatmaya ve anlamaya çalışır.  İçimizdeki duygu dediğimiz kıpırtıların ne olduğunu açıklamak da anlatmak da güçtür çünkü.  Ama bu kıpırtıların bilinç sınırları çevresinde hızla uçuştuklarını, karmaşık bir dünyanın yansımaları olduklarının hepimiz farkındayızdır.  Söylediğimiz sözler, dolambaçlı ya da belirli duygularımızın altında gizlenen karmaşık bir dünyadan bize ulaşır.  İşte psikolojik romanlar bu gizli, anlatılamaz duyguların nasıl anlatılmasının peşine düşer. 

 

Raşel Rakella Asal

17 Ağustos, 2015

 

Kaynakça

 

Tekin, Mehmet. Roman Sanatı 1, Ötüken yay, İstanbul 2001

Moran Berna, Türk Romanına Eleştirel bir Bakış 1, İletişim yay, İstanbul 1995

Recaizâde Mahmut Ekrem, Araba Sevdası, Gözlem yay, İstanbul 1992

Aytaç Gürsel, Genel Edebiyat Bilimi, Papirüs yay, İstanbul 1999

Rauf Mehmet, Eylül, Gözlem yay, İstanbul 1992

Atay Oğuz, Tutunamayanlar, İletişim yay, İstanbul 1997

 

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/