Ürün Adı: Bütün İnsanların Derdi Benim Derdimdir - Ertuğrul Ateş
Ürün Kodu: 1545
Bu ürün 279 kez incelendi.

 

Bütün İnsanların Derdi Benim Derdimdir

Ertuğrul Ateş
 

Düşünürlerin bir bölümü bir sanatçının evrensel düşünceyi kendi ön görüsünden, hayat birikiminden, toplumundan, kültüründen yola çıkarak yani kendinden yola çıkarak bu düşüncelerini insanlığa ulaştırma çabası olarak açıklıyorlar. Ertuğrul Ateş böyle bir sanatçı. Köklerini aramış ve bulmuş... Doğduğu, büyüdüğü toprakların insanı olmanın bilinciyle... Resim dilinin özünü kendi kültüründe yakalamış. Bakın o kendini nasıl anlatıyor: "Sanatçının kökleri bulunduğu topraktadır, oradan beslenir. Gövdesi, dalı, yapraklarıyla güneşe uzanır. Bilmem hangi okyanustan kopup gelen rüzgârla sallanır, çiçeklerini dağıtır sere serpe... Bulutlar yağmur getirir, bereket olur, lezzet olur, meyve olur. İşte o meyve, insanın ortak damak tadıdır.”

Resimlerinin temelini oluşturan dört ana unsurdan söz ediyor. Romantizm, dışavurumculuk, gerçeküstücülük ve mistisizm... Bu unsurlardan mistisizm, giderek ağırlık kazanıyor. Bunu şöyle açıklıyor: “Bu toprakların tarihi, aynı zamanda insanın da tarihidir. Bu tarih, bize göstermiştir ki, bu toprakların insanlarının yarattığı bilim, sanat ve kültür, sadece maddeyi yorumlamadı. Aynı zamanda manayı da aradı. İşte bu anlama sürecinde duyguların, hislerin, vicdanın, aşkın, hayal gücünün, türkülerin, merhametin, çiçeklerin bir dili oluştu. Bize bu dille seslendiler. İşte mistik olan, bu dildir.” Ona göre evrensel kültür, yerel kültürlerin erime potasıdır ve tüm insanlığa aittir. Yani biri olmadan, diğeri olmaz. Bu, oyunun değişmez kuralıdır.
Sanatın yerel kültürden evrensele giden yol olduğunu bakın nasıl yorumluyor: “Sanatçı doğduğu, büyüdüğü toprakların insanıdır. Onu belirleyen karakterin özünü kendi kültüründe bulur. Bu bir 'kök'tür. Kök bağları yerel kültürle, dalları, yaprakları tüm insanlığın ortak alanında sarmaş dolaştır.”
Bu düşüncelerden yola çıkarak sanatçı “Hürrem Sultan”, “Harem”, “Osmanlı Sultanları”, “Dilek Ağaçı” gibi peşepeşe çalışmalar yapıyor. Bu çalışmalarını şöyle anlatıyor:
“Haremin kendine özgü bir gizemi var. Bir fantezi, hatta daha öte bir cinsel fantezi... Halbuki işin aslı, harem dediğimiz şey en kaba hatlarıyla bir "okul" dur, bir kadın okuludur. Ülkenin her tarafından paşalar, seçkin aileler kızlarını bu okula gönderebilmek için can atarlar, adeta. Bunların yanı sıra bir de seçilmiş devşirilmiş kadınlar gelir. Hareme girmek kolay değildir, zorlu bir sınav sisteminden geçilir. Burada kadınlar, felsefe, edebiyat, şiir, müzik... vs. eğitimleri alır. Bir padişahın, şehzadenin, sadrazamın, paşanın, üst düzey bir Osmanlı devlet memurunun eşi olabilecek nitelikte eğitimli insanlar oluyorlar. Bu bizim o dönemde, kadına verdiğimiz önem ve saygıyı tanımlayan bir durumdur. İnce bir kurgudur, bu.”
Ertuğrul Ateş denince akla kurdeleler geliyor. Kurdelalar, puslu tuvallerin içinde uçuşuyor, bazen de bir dala takılıp kalıyor Anadolu, harem, mistisizm gibi kavramlara kendine özgü üslubuyla yer veren Ertuğrul Ateş, resimlerinde 1990 yıllarının başında yer almaya başlayan, dönemsel olarak şekil ve biçim değiştiren ''kurdele'' motiflerine ilişkin olarak kendini şöyle ifade ediyor:
''Bu kurdelenin çıktığı yer 'dilek ağacıdır' aslında. Anadolu'nun hemen her yerinde görebileceğiniz rengârenk çaputların bağlandığı dilek ağacıdır... Dilek ağaçlarında Tanrı’ya yakarışı, bir umudu, bir hüznü ve bekleyişi görürüm ben. İnsanların beklentileri vardır o ağaçlarda. Benim çocukluğumun geçtiği yer Çukurova'da da vardı dilek ağaçları... Ve beni hep etkilemiştir.''
Sanatçı, eskiz çizmeden çalışıyor. “Kahve falı bakmak gibi” diyor hep. Tuval nereye götürürse, oraya gidiyor. Çalışmalarında Anadolu topraklarının imgelerinden hareket ettiğini vurgulayan Ateş, 2000’lerin sonlarına doğru kurdele motifinin çalışmalarında ''kaligrafiye'' (Arap harflerine) dönüştüğüne dikkat çekiyor. Karşınızda fırçasını elinle aldığı her an kültürel bağlarını ve ilişkilerini yeniden keşfe çıkan bir sanatçı duruyor. Ertuğrul Ateş, ''Kurdeleler, şimdi yazıya dönüştüler. Esmaül Hüsna'yı yazıyorlar. Görsel hafızanın sonucu sanırım bu. Yoksa eski Türkçe'ye ilişkin bir eğitimim yok benim. Kurdele motiflerimin geldiği son nokta yazıdır'' diyor.
Amerika’da geçirdiği 18 yılın, o uzun yılların, sonra da geri dönmenin etkisiyle ‘kök arayışı sevdası’ ile depreşiyor, ortaya Osmanlı hanedanları ve ‘Harem’ serileri çıkıyor. “Hürrem” müzikalini hayata geçiriyor. Çünkü kendi tarihimize baktığımızda öyle bir zengin tarihimiz var ve öylesine zengin zeminler oluşmuş ki bir sanatçının elbette buralara bakmasından daha doğal bir şey olmazdı. Örneğin Hürrem ile Kanuni’nin bir birine duydukları aşk çok karmaşık bir aşk. İnsan olarak baktığında Hürrem muazzam zeki bir kadın. Bir köle olarak geldiği sarayda sultanın karısı olmuş. Bildiğiniz gibi Osmanlı’da sultanlar evlenmez. Çünkü evlendirecek bir makam yok. Hürrem bunu bile başarmış. Bütün bunlara bakarak bu ilişkiyi araştırınca aşk, kıskançlık gibi duyguların öne planda yer aldığını görüyor. Yani çok girift bir aşk! Tarihçiler bile henüz tam anlamı ile açıklayabilmiş değil bu aşkı. Bu araştırma sonuçlarından yola çıkarak bir bilgi nasıl üretebilirim diye baktığında “Hürrem Sultan” müzikali ortaya çıkıyor. Arkasından “Harem” sergisi.
2006’da “Harem” projesinden sonra bir portre resim koleksiyonu olan “Osmanlı Sultanları” ile çıkıyor. Çağdaş bir Türk ressamı olarak 700 yıllık bir tarih diliminde karar verebilmiş, bu ülkeyi yönetmiş insanların portrelerini yapmak istiyor. Bu proje büyük finans kuruluşları ile hayata geçiriliyor. Sergi çok ilgi görüyor; o kadar ki, numaratör sergiyi 56 bin kişinin gezdiğini gösteriyor. Sergiyi gezenler gelip hayran hayran bu padişahlara modern bir ressamın dili ve gözü ile bakıyorlar. Hem sultanları, hem de bu sultanların kişilik özelliklerinin ortaya çıktığı bir takım şifreleri ile o resimde Harem denen büyülü, giz dolu başka bir dünyanın varlığına tanık oluyorlar. 37 sultanın 2 ye 2 metre ölçülerinde yaptığı portreleriyle sultanlara bir kez daha hayat vermiş oluyor. Türkiye’nin ünlü yazar ve tarihçileri her sultan için görüş ve düşüncelerini yine bu sergide yazıya döküyor, sergiyi bütünleyeceğini ve sosyal değerini daha da arttıracağı düşünülerek yazarların sultanlar hakkında görüşlerinin toplandığı bir özel kitap hazırlanıyor serginin anısına.
Sanatçının içsel dünyasından, bilinç dışının derinliklerinden gelen yankılanışlarla, sanat yapıtları arasındaki ilişkinin rastlantısal olduğunu söylenemez. Küçük bir çocuğun herhangi bir nesne aracılığıyla mekânda oluşturduğu en yalın ilk izden tutun da, insan varlığının söylediği her söz, gerçeklemiş her jest, her renk ve çizgide kişiliğinin bir damgası vardır. Tıpkı Ertuğrul Ateş’in resimlerinde olduğu gibi.
Ertuğrul Ateş’in eserlerinde daha çok, kimliksiz yüzler ve insan bedenleri yer alıyor. Bunun nedeninin bilinçli bir açıklaması olmadığının altını çizerken şöyle yorum getirmeye çalışıyor: “ Yüzde, bir karakter oluşuyor ve siz de o karaktere bağlı kalıyorsunuz. Oysa ben onu beden dilliyle anlatmayı daha çok seviyorum. Bana sorarsanız, insan bedeni dünyada var olan tüm özelliklerin yansıdığı bir yapı. Bu dili kullanmak bana çok enteresan geliyor.”
Adana’nın Seyhan Kazası’nda doğar, orada büyür. Her çocuk gibi oyun oynamaya hoplayıp zıplamaya çok meraklıdır, çok hareketli bir çocuktur. Onun sanatla tanışması daha doğrusu yeteneklerimin ortaya çıkması ilkokula başladığı yıllarda olur. Ancak ressam olma fikrini ona Ankaralı ressam, rahmetli Duran Karaca verir. Sınıfta herkes manzara resmi yaparken, öğretmeni kâğıt buruşturup atarmış önüne ve “bunu çiz” dermiş. Bir sandalyenin üzerine eşarp koyarmış bunu çiz dermiş. Yani öğrencisini daha çocuk yaşta akademik bir platforma doğru çekme gayreti göstermiş ve ilk ressam olma fikrini ortaokul birinci sınıfta onun sayesinde edinmiş olur Ertuğrul Ateş. Ve gerisi gelir diye hikâyenin devam ettiğini zannederseniz yanılırsınız. Ertuğrul Ateş ailesine ressam olma fikrini pek öyle kolay kabul ettirmemiş. Hele l960’lı yıllar, zor yıllardır, yoksulluk yıllarıdır. O yıllar sanatla uğraşacağım deyince aileniz size ters ters baktığı yıllardır. İlk zamanlar ailesinden kimse onu ciddiye almaz. Fakat o bu fikrinde ısrarlıdır. Çünkü önünde belirlediği ve onu heyecanlandıran bir hedefi vardır. Bu gün geriye dönüp baktığında bu hedefin ne kadar önemli bir amaç taşıdığını anlayabiliyor; sevgili hocası rahmetli Duran Karaca’nın anısı önünde saygı ile eğiliyor.
İlkokulun, ortaokulun ve lisenin iyi resim yapan çocuğunun yolu açılır. Derken Gazi Eğitim Resim Bölümü’ne girer, derken İngiltere… O zamanlar yurtdışına gitmek için vize almak da gerekmez. Hatta uçakta yanında oturan yolcu hikâyesini dinledikten sonra “manyak mısın, sen kardeşim?” der gibi yüzüne baktığını da unutamıyor. Londra’da ütücülük yapar, fabrikalarda çalışır, bir yandan da okur. Eğitim sürecini böylece tamamlamış olur. Olağanüstü bir deneyimdir yaşadıkları. Hele ilk kez Constable ile Henry Moore’un heykelleri ile karşılaşması, müzeleri gezmesi ve Tate Galerisi ile tanışması… bütün bu ortam onun ufkunu daha derinleştirir; hedeflerini büyütür. Türkiye’ye döndükten sonra 1980’de ilk sergisini İstanbul’da Moda Sanat Galerisi’nde açar.
2012 yılında İş Sanat Kibele Galerisi’nde retrospektif sergisi, 29 yılın sanat birikimini ortaya koyar. En eski resim, 1984’ten kalma, Magritte sürrealizmini anımsatan “Gece”. Göğüslerinin altından ikiye bölünmüş, mavi suratlı bir kadının arkasındaki bir pencereden ay gözüküyor. Kırmızı bir kurdela, pencereden göğe süzülüyor... Yine bu sergide “Küre” adlı eserin ilhamını Nihat Genç’in “Karanlığa Okunan Ezanlar” adlı romanındaki “Nihada” adlı öyküden alır. Bosna’da yaşanan katliamda öldürülen yedi yaşındaki kız çocuğunun trajik hikâyesinin anlatıldığı bu eserde, sanatçı, gözlerinin önünde işlenen kıyıma seyirci kalan Avrupa’nın duruşunu sorgular. Ona göre sanatçı bütün insanların derdini dert edinen kişidir. Ertuğrul Ateş kendini şöyle özetliyor: “Bütün insanların derdi benim derdimdir.”
Kanımca, sanatçı kendi özgün dilini oluşturan kişidir. Fakat bu serüven öyle zor bir yolculuktur ki; bu donup kalmayı da, özgür bir kuş olup daldan dala konmayı da barındırır. Dilerim Ertuğrul Ateş’in dur durak bilmez sanatsal serüveni onu hiç bırakmasın.
19Şubat – 19 Mart 2015’e kadar İzmir Konak Pier Nar Artiz Sanat Galerisi’nde sergilenmeye devam edecek eserlerde, Ertuğrul Ateş’le bir yolculuğa çıkmaya ne dersiniz?
ERTUĞRUL ATEŞ
1954 yılında Adana’da dünyaya gelen Ertuğrul Ateş, Gazi Üniversitesi’nin Resim Bölümü’nden 1978 yılında mezun oldu. Aynı yıl İngiltere’ye yerleşerek sanat eğitimini Kingsway Princeton College ve Bethnal Green Institue’da sürdürdü. Bu dönemde William Blake gibi sanatçılardan etkilenen Ateş, romantik sanat üzerine yoğunlaştı. 1987 yılında New York’a yerleşmişti. 1989 yılında İsmael Art Gallery’de ilk kişisel sergisini gerçekleştiren sanatçı, bu dönemde Ahmet Ertegün ile birlikte bir sanat ortaklığı oluşturdu, New York’taki Terry Dintenfass Gallery olmak üzere, Los Angeles, Miami, Boston, Barselona, Dallas, Kopenhag ve Taipei gibi birçok şehirde kişisel sergiler açtı. Aynı dönemde İstanbul, Ankara ve İzmir’de de kişisel sergiler düzenleyen Ateş, 1999 yılında bir kaç sanatçı arkadaşıyla birlikte Redbarn Atelier’i kurdu. 2002 yılında Hürrem Sultan dans gösterisini sahneye koyan sanatçı, 2004 yılında Akademi Hayat’ı kurdu. 2005 yılında İstanbul’a yerleşen Ateş, 2006 yılında Osmanlı Sultanları sergisini düzenledi. 2008 yılında Pekin Olimpiyatları Bienal’ine davet edilen sanatçı, 2010 yılında ise Shangai Contemporary Fuarı’na katıldı. Ertuğrul Ateş, 2011 yılında hem Nihada’nın Küresi projesi ile Art Beat İstanbul Fuarı’na katıldı hem de Türkiye İş Bankası Kibele Sanat Galerisi’nde retrospektif sergisini açtı.

Raşel Rakella Asal
10 Şubat, 2015

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/