Ürün Adı: İnsana ve Yaşama Dair Sanatıyla - İbrahim Balaban
Ürün Kodu: 1540
Bu ürün 373 kez incelendi.

 

Bir sanatçının geçmişi, çocukluğu, dünyaya bakışı her zaman merak konusu olmuştur. Nedir bu birikimi resimsel imgeye, şiire, müziğe dönüştüren? Yapıtlarıyla, geçmişi arasında belirleyici bir rol var mıdır? Yaşadıkları sanatını yansıtmasında ne kadar belirleyici olmuştur? Hangi eğitimlerden geçmiş, hangi sanat akımlarından, sanatçılardan etkilenmiştir?
Kimi sanatçı, geçmişine özlem duyarak, onunla özdeşleşerek yapıtlar üretir. Toplumunun içinde bulunduğu gel-gitleri bireysel olarak, yüreklerinde duyumsayıp, aynı anda da karşı çıkarak, kabuklarını kırıp evrensel olana ulaşmaya çalışır. Bizi evrensel değerlere götüren, gittikçe çirkinleştirdiğimiz dünyamıza güzellikler katan tüm sanatçılarımıza bir izleyici olarak borcum olduğunu düşünürüm. Bu borçlar yalnız kitaplarını okumak, resimlerini izlemek, müziklerini dinlemekle ödenmez. Onları biz izleyiciler olarak onların eserleri hakkında yorumlar getirebilmeliyiz diye düşünürüm. O zaman sanatçı yalnız sanat çevresi tarafından değil, ulaşabildiği insanlar tarafından da değerlendirilmenin tadına varacaktır.

Bu bağlamda size sanat yaşamında dolu dolu 60 yılı geride bırakan ressam İsmail Balaban’dan söz etmek istiyorum. Hele bu sanatçı İzmir’de sergi açıyorsa.
Türk resminin “ Büyük Halk Sanatçısı – Balaban”, 1950’den 2015’e kadar ürettiği eserlerden oluşan bir sergiyle İzmir NarArtiz Galeri’de l2 kasım - 12 aralık 2015 arası sanatseverlerin karşısında.

Hep büyük sanatçılardan söz edilir. Ama bu sanatçıların arkasındaki izleyici kitlesi görmezden gelinir. Bu izleyici kitlesi oluşmadan büyük sanatçının bir önemi kalmaz. Sanatçı kadar onu izleyenler de o sanat dediğimiz büyülü ve yüce dünyayı hep birlikte var ederler.
Balaban 94 yaşını sürmekte. Umarım İzmirliler için kaçırılmayacak bu fırsatı, sanatseverler iyi değerlendirirler.

İbrahim Balaban Türk resim tarihinde Anadolu’nun, halkın dilidir. Hem Anadolucu hem de evrensel değerlere sahip entelektüel aydın örneğinin, önemli temsilcilerindendir. Sanatçı olarak Türk resmi içerisindeki özgün konumu birleştirildiğinde, Türkiye’nin sanat tarihinde yerini almış bir sanatçıdır. O hâlâ gençlere taş çıkartırcasına disiplinli bir şekilde her gün tuvalinin başına geçip yeni eserler üretiyor. Çünkü ona göre zaman durmaz, resim hiç durmaz, hareket ve değişim sürekli ivme halindedir. Hayatı ve sanatı belirleyen de budur.

Kendinden önceki yaşamı miras almak ve başkasına aktarmak, İbrahim Balaban’ın resminin en önemli özelliği olarak anlam kazanır. Dolayısıyla resimde hikâye anlatımının kendi içinde taşıdığı değer, onun ressam olarak köy yaşamını izleyicisi ile paylaşma arzusundan gelir. Resmetmek, bir bakıma anlatmak, bir bakıma yaşadığı hayatı paylaşarak yaşamak, yaşatmaktır. Bu yaşamın doğurduğu deneyim, toplumsal bir şekilde inşa edilmiş olur. Başka bir deyişle yurda ait, Türk köylüsünün yaşamına dair bir şeyi resmetmek, onları izleyiciye aktarmak arzusu ile resme başlar. Sanat düzeyinde Balaban’ın resmi, köy yaşantısının tuvale geçtiği, bir kişiden çıkıp çoğul bir bakış açısına dönüştüğü bir eylem olarak karşımıza çıkar. Resim, sanatçısı ve izleyicisi ile bir beraberlik oluşturmuş, insanların ortaklaşa gerçekleştirecekleri bir eyleme dönüş olur.
İbrahim Balaban henüz 16 yaşındayken hint keneviri yetiştirmek suçundan cezaevine girer. Cezaevinde kendini avutmak için resim çizmeye başlar. Resimlerini zeytinyağına batırdığı renkli kalemlerle yapıyordu. Altı ay hapis ve 16,000 lira da para cezasına çarptırılmıştı; ancak para cezasını ödeyemeyince, para cezası üç yıl mahkûmiyete çevrilir. 1942 ile 1944 ve 1947 ile 1950 yılları arasını cezaevinde geçirir. Cezaevindeyken önce babası Hasan Çavuş'un cinayete kurban gittiği; daha sonra da doğumda karısının öldüğü ve çok kısa bir süre sonra da çocuğunun ölüm haberlerini alır.

İbrahim Balaban’ın uzun sanat yolu 1937’de Bursa cezaevine girdikten sonra başlar. Mahpusların yüzlerini kâğıtlara çizmeye başlar. Balaban konu bulmakta sıkıntı çekmediğini ifade eder. Resimde konu bulmayı, denizde balığın su bulmasına benzetir. “Denizin içindeki balığa, su bulmakta sıkıntı çeker misiniz? diye sorarsanız nasıl olur. Ama denizden çıkan balık suyu bir daha bulabilir mi?” Balaban da kendi benzetmesiyle denizden hiç çıkmamıştır. Deniz onun memleketidir. Bu toprakların sabanını, orağını, kağnısını resmetmiştir. Balaban kendini bu toprakların ürünü olarak görür ve onun biçimi de konusu da memlekettir. Balaban yöreselliği naif bir duyarlılıkla resmeder. Anadolu kaynakları ve yaşam biçimlerini kendine has bir üslupla ele alır. Resimlerindeki elemanlar oyuncakları andırır. Sanatçı bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor: “Traktörleri, batözleri çok iyi biliyorum. İyi bir zamanda dünyaya geldiğim inanıyorum. Ve dünyanın en iyi bir yerinde olduğuma inanıyorum. Çünkü ben “Oyuncaksı-İz” biçimini bu topraklar üzerinde olduğum için dile getiriyorum. Yani yirminci yüzyıl ileri buluşları ile ilkel araçların çatışmasını “Oyuncaksı- İz” biçiminde gösteriyorum. Ve karasabanı işte böyle yaparım. Beni bu topraklar yetiştirdi. Demek ki, bu topraklar yapıyor “Oyuncaksı- İz” biçimini. Ve ben de bu biçimin bir ustasıyım.”

Sanat eserleri toplumların geçmişteki yaşam biçimlerini gösterir, onları anlatır, biz de onlara bakınca geçmişimizi öğrenebiliyoruz. Onun için bizler ve bugün için bu eserler değerlidir. Bir belge niteliğindedir. O yıllarda, Cumhuriyet sonrasında ön plana çıkan “halkçılık, milliyetçilik ve inkilapçılık” ilkeleri doğrultusunda Türk resim sanatında “Köylü Teması” nın oluşmasına zemin hazırlar. O dönem şöyle bir düşünce hâkim olur. Bir ressamın kendi toplumundan, kendisinden ve kendi sanatında yöreselliği kaldırırsanız ne siz o içinde yaşadığınız topluma gidebilirsiniz, ne de onlar size gelebilir. Bir yere özgü bir değeri, kültürü hissedebildiğiniz ve ifade edebildiğiniz sürece yöreselsinizdir. Bu düşünceden yola çıkarak Cumhuriyet sonrası Türk Resim Sanatı’nda bir takım sanatçıların eserlerinde yöresellik teması önem kazanır.

Cumhuriyet’in kuruluşunun onuncu yılı olan 1933 yılı çok cesaretli bir grubun doğuşuna tanıklık eder. Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Cemal Tollu, Abidin Dino ve heykeltıraş Zühtü Müridoğlu “D” grubu adında yeni bir grup oluştururlar. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, Sanayi-i Nefise Birliği ve Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliğinden sonraki 4.birlik olmalarından dolayı D grubu adını alırlar.

Bu dönemde Atatürk’ün önderliğinde çağdaşlaşan Türkiye’ye eş değer olarak sanatta da gelişmelere ve yeniliklere yer verilir.”Turgut Zaim ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “D grubuna” katılmasıyla sanatçılar yerel motiflere ve temalara ilgi göstermeye başlarlar; kübist bir üslupla Anadolu kırsal yaşamı, geometrik soyut nakışlarla tuvallerine aktarırlar.

Nazım Hikmet, Mahpushaneden Kemal Tahir’e Mektuplar’da :
“Ben burada bir ressam Yunus Emre keşfettim. Köylü, orta köylü, köy mektebinde okumuş, berberlik ediyor içerde. Ben resim yaparken başımdan ayrılmaz, nihayet bir gün boya istedi, verdim ve ilk iş olarak aynada kendi resmini yaptı. İkinci portre bir şaheserdi ve şimdi üç aydır şaheser portreler yapmakla meşgul. Bütün boyalarımı ona verdim.” diye yazar.
Nazım Hikmet bu resimleri sanat çevrelerine ulaştırmak için Burhan Toprak’a yollar. Tarih 1942’yi gösterir, Balaban 21 yaşındadır. Bu zaman zarfında cezaevini akademiye dönüştürmüşlerdir. Resim ve sanat tarihi dersleri yanında; felsefe, sosyoloji ve ekonomi politik derslerini hocası Nazım Hikmet’ten alarak İsmail Balaban kendisini geliştirir, o bitmek bilmez iştahıyla okur, araştırır. Nazım Hikmet etkilenir onun resimlerinden, o kadar ki onun “Mapushane Kapısı” ve “Bahar” tabloları üzerine şiir yazar. Bu iki tablodan başka yine Nazım’ın adına şiir yazdığı “Harman” tablosu ve cezaevine Nazım’ın yanında yapılan “Doğum”, “Yol”, “Cinayet”, “Suda Dombaylar” adlı tablolardır.

Nazım için Bursa cezaevine gelen Sinan Korle, Balaban’la tanışır. 25 aralık 1949 tarihli Vatan Gazetesi’nde yayınlanan “Halk Şiiri Yanında, Bir de Halk Resmi…” adlı yazısında “İbrahim Balaban’ı o altı yıldır çile doldurduğu Bursa hapishanesinde tanıdım.” diye ressamdan söz eder. Bu yazısında onu başından geçen dramatik olaylardan dolayı Aşık Veysel’e benzetir. Bu yazıyı okuyup tabloların fotoğraflarını da görmüş olan Abidin Dino da şöyle yorum yapar. “Balaban’ı daha önce Nazım’dan duymuştum der yazısında. Büyük bir sanat olayı karşısında bulunduğumuzu o ufacık renksiz iki resimden bile anlamak zor değil.”

1950 affıyla cezaevinden çıkarlar Nazım’la birlikte. Balaban köyüne döner. Nazım arkadaşının hasretine dayanamaz, onu İstanbul’a yanına çağırır. Altı ay kadar Nazım’ın evinde kalır, bu süre içinde “ Ekin Biçenler” tablosunu yapar. Nazım bütün dostlarıyla tanıştırıyor Balaban’ı, adeta onlara emanet eder. Balaban’ı askere alırlar bir süre sonra, Nazım da yurt dışına çıkmak zorunda kalır; bir daha görüşemezler.
Askerden dönüşünde, 1949 dan o güne kadar yaptığı eserlerle Fransız Konsolosluğu İstanbul’da 1953 yılında açtığı ilk sergisi müthiş bir ilgi görür, öyle ki hemen hemen resimlerin tamamı satılır. O tarihten bu güne kadar da hiç başka iş yapmadan resim yapıp satarak geçiniyor Balaban.
O sergiden sonra birçok övgü dolu yazı yayınlanır gazete ve dergilerde. Melih Cevdet Anday 26 ekim 1953 Akşam’daki yazısında şöyle yazar: “Çabalamaktan hepsi bitkin, çoğu pırtılara bürünmüş, koyu bir yoksulluk içinde görünen insan kalabalıkları seyredene hiç de umutsuzluk vermiyor. En çok yürek paralayıcı konularda bile Balaban, sevinç, umut öğelerini araya katmasını bilmiş. İbrahim balaban resim dünyamıza taptaze bir hava getiriyor.”

Cumhuriyet Gazetesinde ise 8 kasım 1953 günkü yazısında Yaşar Kemal şöyle yazmış: “Bir umut ışığıdır sarıyor insanın içini. (…)Ben Balaban’ın her tablosunu bir türküye benzetiyorum. Şöyle ki: Her türkü bir hikâyedir. Bir olaydan çıkmıştır. Olaydan çıkmayan hiç bir türkü yoktur. Olayı anlatınca da hayatı en kestirmeden anlatıyor türküler. İşte Bursa’nın Seç köyünden Balaban’ın her tablosunun bir hikâyesi var. Ve hayatından bir parça her tablosu… Rengi ile ışığı ile bir parça…”

Yıl 1959. Fransız Konsolosluğu, İstanbul sergisi. Sergide yağlı boya yapıtların yanında, çeşitli teknik ve malzemelerle yapılmış yontu, heykel, halı, yazma gibi birçok sanat objesi sergilenir. Sanatseverlerin ve halkın, yine yoğun bir ilgisi oluyor sergiye; yine eserlerin birçoğu satılır. Akşam Gazetesinde Sabahattin Eyüpoğlu, “Balaban Resimleri” için şunları söylüyordu: “Balaban’a usta ressam demekten çok, onun özü ve söyleyecek sözü olan bereketli bir ressam olduğuna inanıyorum. Balaban köy gerçeğini kendine has kudretli, etkili bir nakış haline getiriyor. Fakat birçok resimlerinde nakış gerçeğin kenarında, ötesinde berisinde yersiz bir süs haline de geliyor. Bu ikilik gerçi eski geleneğe ve bazı yeni temayüllere uygun; fakat Balaban nakışlarını, mandaları veya buğdayları kadar insanlaştıramadığı, manalandıramadığı için hazin bir bayalığa düşüyor. Nakış resme, resim nakşa zarar veriyor. Ya resim nakışta erimeli, ya nakış resimde. Amma bunu yapabilmesi, Balaban’ın büyük ustalar arasına girmesi demek olur. Oysaki Balaban daha yeni bismillah demiş, bu işe, amma Anadolu köylüsünün gürbüz, sabırlı, iştahlı bismillahı bu. Yolu kesilmezse nakışı resim, resmi nakış etmesini bilir, harman resminde olduğu gibi.”

Sezer Tansuğ Dost Dergisinin kasım 1959 tarihli sayısında “Balaban’ın Sergisinde” başlıklı yazında, Sabahattin Eyüboğlu’nun yazısındaki eleştirilere benzer noktalara değinir. Fakat küçümser, hatta yer yer aşağılamaya varan tarzda bir üslup kullanır. “Hani dehaydı, sanat olayıydı, alın işte! Balaban da kim oluyor, bir köylü. Senin ne haddine. Biçim oyunlarına girişmek, sitilizasyon, deformasyon, bizlerin işi, bizim gibi entellektüel, mürekkep yalamış elitlere bırak sen, bu işleri.” Fakat onun gibi düşünmeyip, Balaban’ın yeni sergisini çok beğenen yaptığı işleri başarılı ve bir önceki serginin devamı olarak gören yazarlar da var. Demet Dergisinin kasım – aralık 1959 sayısında “Balaban’ın Öfkesi” başlığıyla Fakir Baykurt bazı eleştirilere cevap verir yazısında. “Bu onun ikinci sergisi. Beş yıl önce açtığı ilk sergisi gibi bu da dolup taşıyor. Balaban, köylü yaşayışını, renklerle, nakışlarla dile getirmiş. Görenler hayran oluyorlar. Şimdiye kadar köy resmi yapılmadı mı? Nakış resme girmedi mi? Hatta sanatımızın böyle anlayışlı bir şekilde köye yönelmesine bakıp: “Köy, köy, köy… bıktık artık!” diyenler bile çıkmadı mı? İbrahim Balaban’ın sergisini gezerken, “Bıktık!” diyene rastlamıyoruz. Balaban resimleri, şimdiye kadar yapılan nakışlı köy resimlerinden çok ayrı. O, çizdiği uzun bir köylü bacağını çorap nakışlarıyla doldurup resim yaptım sananlardan değil. Köy insanını, köy tabiatını, sadece resim olsun diye nakışlamıyor. Bir öfkeyi, bir hıncı ortaya döküyor.”

Yıl 1962. Üçüncü sergi. Fransız Konsolosluğu – İstanbul.
Sanatçı Yazılıkaya- İvriz, Alacahöyük ve Hitit müzesinde incelemeler yaparak, sanatını Anadolu’nun ilk uygarlıkları, Hitit kabartmalarıyla pekiştirmek gereğini duyar. Azra Erhat onun hakkında olumlu bir yazı yazar; hatta bu yazısı sanat çevrelerini çok rahatsız eder. Eğitimsiz bir köylünün Türk resim sanatında yeri yoktur, onlara göre Azra Erhat haddini aşmıştır.
Yıl 1963. Halkevleri Genel Merkezi, Ankara. Motorlu üretim açısından bakılınca karasabana bağlı önceki, ilkel üretim yönteminin ne kadar “oyuncaksı” olduğunu sezen Balaban, bu dönem çalışmalarına “Oyuncaksı” dönemde (1962/65) olarak adlandırır. Resimde karasaban, öküzler ve karasabanı tutan eller ağaçtan yontulmuş araçlar gibi çizilmiş, stilize edilmiştir. Balaban bu sergisini İzmir, Denizli, Aydın’a taşıyarak Anadolu’nun resmini Anadolu’ya götürür.
1965 yılı. Ankara’da sergi. Bu sergiyi bir Anadolu turnesiyle taçlandırır; Isparta, Antalya, İzmir ve Bursa’da aynı sergi tekrarlanır. Bu sergilerle ilgili Oktay Akbal “Taşın Altındaki Çiçek” başlıklı yazısında sanatçının yanında yer alır: “Sanatçı bir oluşun sonucu hep. Çetin yaşam, güç olanaklar da çoğu kez sanatçıyı yoğurur, onu bir kişiliğe kavuşturur. Şöyle bir açıklama yaptı Balaban: Bahçesindeki çiçekleri düzeltirken bir taşı kaldırmış, bakmış boynu eğik, ezik bir çiçek, taşın altından kendine bir çıkış yeri aramakta. O ezik çiçek gibi, sanatçı da er geç bir çıkış, bir kurtuluş yolu bulur. Bugünkü Balaban sanatıyla kendi yaşam serüveninin sonucu. Yapıtları da…”

1967 yılı. İstanbul – Şehir Galerisinde sergi.
Ankara’da yayınlanan “Gazi” Dergisinin Ocak 1968 sayısında Balaban’ın bir deseni yayınlanır. Sırtına yorganını almaya çalışan bir gurbetçiyi resmeden, soyutlanmış çok iyi bir desendir bu. Bu desenden dolayı komünizm propagandası yapmaktan tutuklanır. Fakat mahkemede beraat eder.
1969 yılı. Ankara. Fransız Kültür Merkezi. Bu sergisini Adana’ya taşır. Önce, Adana Turizm Bürosu’nda açılır sergi, valiliğin baskıları sonucu iki günde kapatılır. Belediye başkan yardımcısının olumlu tutumuyla, sergi bu defa Belediye Tiyatrosu fuayesinde açılır. Fakat serginin son gününde yapılan saldırıda resimlerin bir kısmını tahrip eden gerici-tutucu kendine komando diyen bir gurup Balaban’ı da tartaklar. Olay yerli ve yabancı basında flaş haber olarak verildi ve yankı bulur. Çetin Altan, 22 nisan 1969 tarihli Akşam Gazetesindeki köşesinde olayı kınar. The Times Monday’in 2 haziran 1969 tarihli sayısında, Nicholas Ludington “Demokrasiye Verilen Gözdağı” başlıklı yazısında şunları yazar: “Zengin ve tutucu güney kenti Adana’daki sağ kanat komandoları, Türk solunun halk kahramanı ve büyük doğal ünü Balaban’ın sergisine saldırdılar. Cezaevinde iken komünizmi amaçlayan ünlü şair Nazım Hikmet’in yardımıyla resim yapmayı öğrenen sanatçının birçok yapıtlarını vahşi bir coşkunlukla parçaladılar.”
Yaşar Kemal, İbrahim Balaban’ın tablolarını her zaman bir şeyler söyleyen türkülerle kıyaslar. Ona göre ressam neyi yansıtırsa yansıtsın, bu yapıtların ana konusu insandır. Balaban tablolarında çilekeş ve seven, daha iyisini düşleyen insanları çizmiştir. Onun eserlerini orijinal kılan nedenlerden birisi- halk sanatına yeni bakış açısı, halk sanatı kaynaklarını çağdaş Türk resim sanatında yeniden yaşatmasıdır. Balaban’ı küçümseyenlere en güzel cevabı vermiş olur.

1970’li yılların ortaları. Özel galerilerin, resim pazarına girmesi.

Yıl 1976. Galeri Baraz’da ve Akdeniz Sanat Galerisinde iki sergi. Bu sergiler için Ahmet Köksal’ın kaleme aldığı “Balaban’ın resimleri” yazısında ressamı şöyle yorumlar: “Yirmi altı yıldır hiç bir akademik kurala ve sanat akımına bağlanmadan, “autodidacte” bir çabayla sanatını geliştiren İbrahim Balaban’ın resimlerinde, çeşitli gözlem ve serüvenleriyle tutarlı bir yaşam deneyi ve anlayışına bağlı özgün bir biçimlendirme ilişkisinin birbirini bütünleyen dönemlerini izlemekteyiz. Onun “yaşamın izdüşümü” diye tanımladığı sanatı, bir bakıma halkın bir atar-damar gibi sürüp giden yaratıcı gücünün çağdaş toplumsal gerçekçi değerler doğrultusunda, kendine özgün bir anlatım aracılığıyla günümüzdeki yeni belgelenişi olmaktadır.”

1976 yılındaki Akdeniz Sanat Galerisindeki serginin teması “Kaldırımda Dolaşanlar”. Kaya Özsezgin şöyle yorumlar: “Balaban, kendi anlatım dilini, ifade biçimlerini kendisi kursun istiyor. Başkalarının sanatsal sorunları onu ilgilendirmiyor. Yirmi beş yıl öncesinden bu yana içinde biriktirip bugüne getirdiği motiflerin diliyle konuşmayı, o dili kişisel deneylerin aracılığı içinde zenginleştirmeyi kuruyor kafasında. Bu kez sergilediği resimler arasında, garip biçimde büyük ustaların geçmiş deneylerini anımsatan ışık deneyleri gördüm. Resmin dışından içine, çevreden merkeze doğru aydınlanan, perde perde keskinleşen, biçim istifleriyle birlikte yayılan bir ışık bu. Hani neredeyse “barok” bir ışık diyeceğim geliyor.”

Özel galerilerin resim pazarına girmesi bir dönüm noktasıdır, hem Türk resim sanatı için, hem de Balaban’ın kendisi için. Resimleri oldukça iyi satılar; yüzüne kapanan bu kapılar, bu defa ardına kadar açılır. 1977 yılında, İstanbul’da Türkiye İş Bankası Sanat Galerisi’nde sergi açar.
Elif Naci şu sözlerle değinir sergiye: “Geçen gün sergisine gittim ve geçmiş günler bir defa daha gözlerimin önünde canlandı. Ve 1953’lerde Balaban sergisi için yazdığım yazıyı hatırladım. O yazıda şöyle diyordum: Biz bir sergiden içeri girdiğimizde orada birini ararız. Bu aradığımız ya Manet, Monet, ya Pissarro, Picassodur. Ve aradığımızı buluruz. Balaban’ın sergisinde de yine birini aradık ve bulduk. Bu, ne Manet, Monet, ne Pissarro, Picasso oldu. Bulduğumuz Balaban’ın kendisiydi.”
1979 sonları - 1980 başları. Almanya ve Hollanda’da bir dizi sergi. Bu sergileriyle Balaban, Alman sanat çevrelerinde Türkiye resminin temsilcisi olarak dış basında da yankı bulur.
Sanat Çevresi Dergisi 1993 Yılı Şubat sayısını Balaban’a ayırır. Kaya Özsezgin, Balaban’ın ortaya çıkış koşullarını ve Nazım’la gelişen dostluğunu ve ona çırak durmasını anlattıktan sonra: “Aslında Balaban’ın hapishanede Nazım’dan öğrendiği şey, resim değil, sanatçı olmanın gerektirdiği ön koşullardır: Kendine güven, çalışma ve üretme disiplini, yeteneğinin boyutlarını kavrama bilinci.” diyerek Balaban’ın Türk resminde gerçek bir fenomen olduğunu belirtir.

1993 Yılı. Gazetelerde bir manşet :“BALABAN’IN BİR TABLOSU 35 MİLYONA SATILDI”. Bu, o güne kadar Türkiye’de yaşayan bir ressamın eserine ödenen en yüksek fiyattır.

1994 yılı. İstanbul, Stockholm-Sanat Fuarı ve Tokyo Sanat Fuarı sergileri. Böylece uluslar arası fuarlarla dünyaya açılır Balaban.
1996 yılında Türk televizyonlarında daha sonraları da zaman zaman yayınlanan “Bir Yudum İnsan” belgeselinde Nebil Özgentürk, Balaban’ı konu edinir. Berfin- Bahar Sanat Dergisi, mart 2005 tarihli 85. sayısını onun sanatını anlatan makalelerle Balaban’a ayırır.
2001 yılının başları. AKM, İstanbul’da Balaban’ın ilk reprospektif sergisi açılır. “Cumhuriyetin Aydınlığında 50 Yıl” temalı bu sergi, Balaban’ın 50 yıllık birikimini sanatseverlerle buluşturur.
2001 yılı. Doku Sanat Galerileri-Ankara sergisi. Bu serginin Balaban ailesi için önemi vardır. İsmail Balaban’la oğlu Hasan Nazım Balaban’ın birlikte açtıkları bir sergidir. Aynı galeride iki ayrı salonda açılan bu sergi bir başlangıç olur; o yıldan bu güne kadar sanat yolunda baba-oğlun sanat birlikteliği devam edecektir.
2004 yılında Remzi Oğuz Yılmaz’ın yayına hazırladığı “Balaban/ Yaşamın Çizgileri/Desenler” kitabı Bilim Sanat Galerisi yayınlarından çıkar.

Balaban’ın desenlerinden bazıları, İznik-Mavi Çini atölyelerinde, Balaban’ın denetim ve gözetiminde, iki yıllık bir emek sonucu çini panolara aktarılıp, renklendirilir. İki defa yüksek ısılarda pişirilerek her aşaması el emeği ve tamamen geleneksel metotlarla 30 çeşit, farklı ebatlarda çini karo, pano ve tabak üretilir. Bu çiniler 2008 yılında Doruk Sanat Galerisi ve Bindallı Sanatevi İstanbul’da yine aynı yıl Cemal Nadir Güler Sanat Galerisi- Bursa’da sergilenir.
2009 yılı. Bindallı Sanatevi- İstanbul. Yarı reprospektif, resim ve desen sergisi. Bu serginin önemi yarı reprospektif olmasının yanında, “BALABAN – Yaşantının İzdüşümü” ve “BALABAN – Bir Ressam Yunus Emre” kitaplarının bir kaynak ve başvuru kitapları olarak okur karşısına çıkmasıdır.

İbrahim Balaban sanatıyla Anadolu’dan ve Anadolu insanından bir demet sunar. Yaşadığı toprağın ve yurdunun insanının resmini çizer. Anadolu kadınının sorunlarını göz ardı etmez. Balaban’ın kadınları üretken emekçi kadınlardır. Ana'dırlar, nine’dirler: Sırtında çocuklarını taşıyan analardır. Doğuran, emziren, büyüten analarımızdırlar. Resmin içindeki ana bakış, ana motif, yurdu için çarpan bir yürek belirgin olarak öne çıkar. Bu bakış açısıyla 1972- 1980 arası öğrenci olaylarını resmetmiş ve bunları hem de o dönemde Ankara'da sergilemiştir. 1982-1990 arası halk kahramanlarını- evliyalarını ve halk aşk hikâyelerini, söylencelerini resmetmiştir. Son dönemde "Cumartesi Anneleri"ni ve 17 ağustos 1999 Gölcük Dcpremi sonrası depremden etkilenen insanları resmetmiştir. Kendi yaşantısından yola çıkarak zincire vurulanlar, tutuklananları tuvaline aktarmıştır. Nazım Hikmet’ten yola çıkarak, onun yaşantısından ve şiirlerinden esinlenerek “Nazım serisi” oluşturmuştur.

Balaban için önemli konulardan biri de Türkiye’nin toplumsal sorunlarından biri olan “göç” olgusudur. Göçen, yerinden yurdundan olan insanları resmetmiştir. Toplumsal eğrilerle girdaplarla yüzleşmeye, hüzün ile sorgulama bir arada yaşanmaya başlar. Niyeler, niçinler, yıkılmış ömürler… Anadolu’nun her bir yanını yakalamak için çarpan bu yürek, Anadolu’nun gizini çözmeye çalışır… Bu işe soyunan bir aydın olarak yurdunun hüznünü damıtır her bir tuvale. Yurdunda neler yaşandığını, toplumun hangi süreçlerden geçtiğini gösterir. Derin düşüncelere, içli bakışlara yakalanırız. Toplumsal gerçeklerin açığa çıkmasında çok etkili bir işlevi de üstlenmiş olur. Eserlerinde onun yurt sevgisini, bir topluma ait olmanın onurunu ve aydın sorumluluğunu duyumsarız.


Raşel Rakella Asal
8 Kasım, 2015

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/