Ürün Adı: İnancının, Tutkusunun Peşinde Bir Ressam - Umur Türker
Ürün Kodu: 1542
Bu ürün 309 kez incelendi.

 

Geçtiğimiz ay o kadar çok olay oldu ve o kadar çok öldük ki artık hangisini unuttuğumu, hangisini anımsadığımı bile bilemez oldum. Özgecan Aslan’ın vahşice katledilmesi hız kesmeden devam eden kadın cinayetlerinde belki de bardağı taşıran son damla oldu. Her ölümle birlikte bir kere daha ölüyoruz, nefesimiz kesiliyor, unutmayalım, hesabını soracağız diyoruz, gündem değişiyor. Ve her şey sözde kalıyor. Kalbimiz yorgun düşüyor, beynimiz duruyor. Umutsuzluğa düşüyoruz.
Böyle umutsuzluğa düştüğüm zamanlarda benim imdadıma sanat yetişir. Sanat elbette yaşamın bir parçası. Yaşam ise sanatın en önemli parçası. İkisi de birbirini etkileyip biçimlendirir ya da birbirine yol açarlar fakat birbirinden kesinlikle ayrılmazlar. Yaşamsız bir sanat düşünebilir misiniz? Yaşamı kucaklamayan bir sanat yapıtı yaşamda yer edinebilir mi?
Bir sergiyi gezmek bir insanla tanışmaktır. Bir sergi gezmek günlük yaşamın telaşına rağmen bir an soluklanıp, sanattan beslenmek, kendime güzel bir dünya yaratmaktır. Bir sanatçı ile bir randevulaşma gibidir bir sergi gezmek. Orada sanatçı bana belli bir uzaklıkta olsa da sanatsal yaratısı vardır karşımda. Benim izleyici olarak işim o yapıta ve o insana ulaşmaktır. Sanat oradadır, sanatçı oradadır, eseri çözmek bana kalmıştır. Çünkü sanat kendini hemen ele vermez, sanat izleyicisinden emek ister, sevgi ister, sanatına özenle bakılmasını ister.
Sizler de benim gibi, bir sergiyi gezerken kendinize “ sanat nedir, ne olmalıdır, sanatçı kimdir, izleyici kimdir” gibi bir takım sorular yöneltirsiniz muhakkak. Bu sorgulanışlarımızda bizler de sanatın oynadığı sonsuzlu oyununa dâhil olmuş oluruz. Sanatçının hayattan, sözcüklerden, ezgilerden, nesnelerden, renklerden, mekânlardan, zamanlardan ölümsüzlüğü yaratmaya yönelik girişimini anlamaya çalışırız. Her sanat dalı gibi plastik alanda eser veren bir sanatçının biçim vererek yarattığı evrendir. Gelecek kuşaklar için bir işaret, bir iz olarak zamanların ötesinde kalabilmeyi amaçlayan sanatçı yarattığı her eserde kendi kurduğu evrenine bize kapılarını açar.
Thomas Mann bize sanat hakkında şöyle seslenir: “eğer sanatçı olmak istiyorsanız, oraya etiniz kemiğinizle, katı, mükemmel olmayan, hantal, nasırlı, nezle olan, hırsları ve tutkuları olan gövdenizle girmek zorundasınız. Aydınlığa kavuşmak için karanlığa girmeyi göze almalısınız.”
Günümüzde artık çağdaş sanatı tanımlamak kolay değil. Gündelik yaşamın bütün içerik ve katmanlarının arasında toplumsal bir yapıt üretmek ve buna bir sanat yapıtıdır demek neredeyse yel değirmenlerine karşı savaşmak gibi bir şey. Gelişen teknoloji sanatçıya öylesine farklı boyutlar ve algılar kazandırdı ki, farklı üretim araçlarını kullanarak kendince sonuçlar arayan sanatçı, ortaya koyduğu yapıtlarıyla toplumsal hayata yön verebilen bir konuma ulaştı. Ama bu günlere gelmek pek kolay olmadı.
19. yy, insanların toplum hayatlarında bunalımlar yaşanmasına neden olan bir dönemdi. Bu yüzyılda, memurların, fabrika işçilerinin ve ticaret kurumlarının bir arada bulunduğu endüstri kentleri oluşmaya başlamıştı. Daha önce tarımla uğraşan halkın, artık daha fazla gelir getiren fabrika işçiliğine yönelmesi bu kentleri daha da büyütmüştü. Endüstrinin insanda yaratmış olduğu bunalım ve gelecek korkusu ruhsal birikimlere sebep olmuştu. Yaşanan ruhsal birikimin yol açtığı psikolojik boşalma gereksinimi sanatsal oluşumları da içine alarak yeni olaylara neden olmuştu. Bu sebepten ötürü endüstri çağının sanatçısı huzuru kendine ait olan iç dünyasında aramıştır. Yaşananlardan oldukça etkilenen insanın kendini bunalımlardan kurtarıp bir şekilde ifade etmesi gerekiyordu.
Toplumsal anlamda 20. yy, oldukça önemli değişikliklerin yaşandığı bir dönemdi. Bu yüzyılın başında gelişmiş olan Dışavurumculuk akımı İzlenimciliğe ve Doğalcılığa tepki olarak doğdu. Bu akıma mensup sanatçılar, resimlerinde doğayı ve toplumu nesnel olarak değil de öznel ve içsel olarak yansıttılar.
İşte böyle bir sanatçı Umur Türker; insanın varoluş serüvenine, çağdaş bir sanatçı gözüyle bakabilmeyi başarmış biri. Bunu yaparken öznel bir bakışla nesneleri ve olayları değerlendirmiş. Kimi kez bilinçli bir seçimle doğayı bozmuş, değiştirmiş, azaltmış ya da çoğaltmış, kimi kez kendi özgün sanat üslubunu saf bir resimsel dile yöneltmiş ve her eserinde kendi dışavurumcu tavrını ortaya koymuş bir sanatçı ile karşı karşıyayız. Umur Türker’de dışavurumcu tavır oldukça geniş. Kimi eserlerinde figüre yer vererek soyutlamacı bir tavır içinde çalışırken, bazılarında soyut çalışmış; kimi eserlerini iletişimsizlik üzerine kurgulamış, dur durak bilmemiş, hep üretmiş.
Umur Türker’in resim serüveni 1965 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü resim bölümünden mezun olmasıyla başlıyor. Resme olan tutkusu gözlerini de, ruhunu da, bedenini de, kendi peşi sıra sürüklüyor. Sanata olan coşku, bir fırtınaya dönüşüyor. 1975-1978 yıllarında devlet bursuyla gittiği Paris’te Ecole National Superiuere Des Beaux Arts’da resim uzmanlığı, Ecole Des Hautes Etudes en Sciences Sociles’de sanat sosyolojisi çalışması yapıyor. 1989-1990 yıllarında Fransız Hükümetinin sağladığı bursla Fransa, Hollanda, Almanya ve Italya’da modern sanat müzeleri ve sanat eğitimi yüksek öğretim kurumlarında araştırma ve çalışmalar yapıyor. 1978-1998 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi, 1998’den sonra aynı üniversitede öğretim üyeliği yapan Umur Türker, otuzun üzerinde kişisel sergi açıyor, onlarca karma grup ve yarışmalı sergilere katılıyor. Başta Devlet Resim Heykel sergileri ve DYO olmak üzere önemli yarışmalardan sekiz ödül alıyor, Paris ve Amsterdam’da kişisel sergiler açıyor.

Umur Türker resimlerine genel bir bakış
“Oyundan Sonra” da olabildiğince yalın bir mekân kurgusunda trajik bir oyunu sahneleyen figürler görürüz. İki çıplak kadın figüre (beden) arasında kopuk ve kendi içinde bir yapı olarak duran yine çıplak bir erkek figürü… Aynı mekânda yer alan bu figürler iletişimsizlik durumunun simgesel görüntüleridir.
“O Gün Sen Yoktun” terk edilen bireyin ruhsal durumunu öykülemiş. Yani Umur Türker’in resimleri iç dünyasının, düş ve düşüncelerinin belli simge ve eğretilemeler aracılığıyla görsel dil’e yansımış halidir.
“Melek için Hüzün” (1991) adlı eserinde melek, büyük olasılıkla dünyada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek istemektedir. Marc Chagall ’in resimlerinde gördüğümüz yerçekimsiz bir mekânda uçuşan mekân imgesi de onun tuvallerinde tümleyici bir simgesel formdur. Aslında melek simgesi ile yaşam ile ölümün sınırını simgelemek istemiştir sanatçı.
“Elektronik Yalnızlık” (1985) “Yalnızlık 1”, “Yalnızlık 2”, “Partiden Önce 1”, “Partiden Önce 2”, “Sessiz Diyolog” , “Sır”, “Partiden Sonra”, “Anılarda Kalan”, “Yüzleşme” Hepsi endüstriyel yaşamla birlikte ortaya çıkan yeni ortama uyum sağlayamamanın sonucunda da kişide meydana gelen, suskunluk içinde yaşamaya ve içine düştüğü bunalımlara karşı bir isyanı haykırır gibidir. Bir başkaldırıdır; bir sanatçının kaygılarını dışavuran, kendi içine attıklarının taşıp patlaması, adeta sanatçının çığlık atması gibidir. Hazların, tutkuların, aşkın, heyecanların bir arada yaşandığı gizli dünyalardan yansımalar bir bir tuvaline aktarılıyor.
“Kan ve Ateş II” (1995) ressam ve modeli arasındaki amansız ilişkinin, hangi yönde geliştiğinin bir itirafıdır. Kompozisyonun can alıcı özelliği, paleti ve fırçasıyla simgesel bir form haline getirilen sanatçının, gözlerin bağlı biçimde resimlenmesidir. Resmin sağ kenarına çekilmiş çıplak kadın figürünün (modelin) yine elinde bir fırça ile ressama yönelik kışkırtıcı bir eylemi söz konusudur. Sanat eleştirmeni Mümtaz Sağlam şöyle yorum getirir: “ Tıpkı kör edilmiş Minautoru gibi; yaşamın, sevincin, aşk ve tutkunun arayışında olan ressamın yazgısı tartışılmaktadır sanki burada. Onu kaosa, küskün ve o ölçüde ölümcül temalara yaklaştırmaktadır ayrıca. Yoğun duygusallığın ve yabancılaşmanın neden olduğu sizofrenik bir evreye tekabül etmektedir artık her şey.”
“Matisse’e Saygı” (1991) Matisse doğayla kendi resmi arasındaki ilişkiyi şöyle tanımlar: “Doğayı, ona körü körüne bağlı kalarak kopya etmem söz konusu değil. Doğayı yorumlamak zorundayım ben ve resmimin havasına bağlı kılmalıyım onu.” Matisse resimlerini hiçbir kuramsal temele dayandırmaz. Onun için, gözlem, duygu ve yaşantı resimlerinin oluşması için yeterli donanımlardır. Onun resminde anlatım, resmin kapladığı tüm alandır, düzlem içinde nesnelerin kapladığı alan, onları saran boşluklar, aralarındaki orantılar resmi oluşturur. “Resmin kendiliğinden ortaya çıkması o kadar hoş ki” diyen Matisse, insana huzur veren eserler yaptı. O resimde bir denge, bir saflık ve dinginlik sanatından söz ediyordu. “Bütün sorun, izleyicinin duyarlığını resimle ilgili kuracak biçimde yönlendirmek, aynı zamanda da betimlemek istediğin nesneden başka her şeyi düşünme özgürlüğünü ona tanımak, onu resme tutsak etmeden ilgisini ayakta tutmaktır. Şaşırtma yolunu seçmekten sakın” diyen Matisse, bir yüzeyde hem düzlemi hem de derinliği algılatan iç-mekân resimleriyle sanatçılara yeni yollar ve yöntemler bulma gereğini hatırlatmıştır. Bu eserinde sanatçı Matisse’e saygısını ifade ediyor.
“Otoportre ”(1990) Edward Munch’a bir selam gönderir. Munch’un “Çığlık” (The Scream, 1895) adlı yapıtında sanatçının iç dünyasını, şehir yaşamının getirdiği mutsuzluğu ve savaşın yarattığı karamsarlığı ve geleceğe dair umudunun yok oluşunu, çarpıcı renk kullanımı ve biçim bozma ile ifade etmiştir. Bu kompozisyon içinde ön planda bulunan figürün acı duyar şekildeki ifadesi bir nevi dışavurumculuğun sembolü olmuştur. Kompozisyondaki bu ifadeyi sanat tarihçi Michel Ragon “bu yalnız insanın çığlığıdır” şeklinde ifade etmiştir. Kendi de dışavurumcu akımının bir takipçisi olan Umur Türker bu otoportresi ile resimde bu hareketin gelişmesine yardımcı olan Edward Munch’a saygısını belirtmiştir.
“Özgün Düşler 1” “Özgün Düşler II” Düşlerimiz bilinçaltında doğrudan bir hedefi gütmeden, kendiliğinden oluşan bir imgeler dizisidir. Bir bakıma zihnimizin bizimle özgürce oyun oynamasıdır. Düşlerimiz kendi duygularımızı daha derinlemesine anlamamızı sağlar. Yeteneklerimiz içinde en insana özgü ve insani olan düş kurma gücümüzdür. Çünkü düşler gerçektir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Hepimiz biliriz bunu. Fantezilerimizdeki hakikat, yaşamaya mecbur edildiğimiz ve kabullendiğimiz hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okumadır. Hatta tehdit olarak algılarız onları. Düşlerimizden ejderhalardan korkar gibi korkarız, çünkü bize bizi anlatırlar.
“Kırmızı Atlı Leydi Godavia” (1990) kadının toplumdaki konumuna ve elde ettiği haklara hem bir selam hem de feminizm hareketinin Umur Türker’in fırçasındaki yansıması olarak çıkıyor. 20. yüzyıl resim sanatının dinamik ve derinlikli kadın imgeleri, değişen toplumsal yapının farklı yönlerini yansıtır. Modernizmin getirdiği değişim, Batı’nın yücelttiği bireysel bakış için özgürleştirici olur. Batı toplumlarının her sınıfı için, daha iyi yaşam koşulları ve kendini geliştirme olanakları sunan Modernizm, kadının toplumdaki konumu ve ona biçilen geleneksel rolleri de değiştirmiştir. Bu değişim, sanata da yansımış, daha önceden kadınlara sunulan ikincil, zayıf, güçsüz ve erkeğin yönetimine muhtaç kadın imgesinin yanında yavaş yavaş, kendi ayakları üzerinde duran, erkeklerle eşit haklar isteyen ve bunun için mücadele eden, tüm toplumsal alanlarda varlığını gösteren güçlü kadın imgesi ortaya çıkmaya başlamıştır.
Yaşar Üniversitesinde öğretim üyesi olan Umur Türker İzmir’de Narlıdere’deki atölyesinde sanatını sürdürüyor. Yüzlerce resim, kişisel sergiler, karma sergiler, kentlerden kentlere, ülkelerden ülkelere gidip gelen bir ömür, ödüller… Kapanıp atölyesine günlerce çalışıyor ve hep kendi yolunda koşuyor, resimden resme, bir sanatçı duyarlılığıyla. Ah, evet, bir sanatçı duyarlılığıyla… Bitirmek mi? Bitirmiş miydi? Hakikaten bitirmiş olduğu hiçbir şey yoktu. Her gün yeniden bir şeyler yapabilmeli, her gün yeniden kurmalı, düzeltmeli dünyasını, her gün yeni bir şey katmalı ki yaşamına, ölüm payı artacak yerde eksilir gibi olsun, dağılsın, parçalansın. Bir denge içinde, yaşadığını, sürüklenmediğini anlasın, anlayacak hale gelebilsin…
Umur Türker’in resimlerini izlerken bir şeyler buluyorum kendime dair… Haykırışlarımı, hüzünlerimi, coşkumu, yaşama sevincimi, bulunduğum noktayı, kendimi ve daha birçok şeyi… Bu kelimelerle özetlenir mi bir sanatçı sizce? Nisan ayı boyunca İzmir Konak Pierdeki Nar Artiz Galeride yeni sergisine yeni eserleriyle yine İzmirlilerin karşısına çıkıyor Umur Türker. Pişmanlıklar, “ah keşkeler” demeden, geç kalmadan, acele edip sergiyi gezmenizi öneririm. Bilirsiniz, sanat gürül gürül yaşamın savunucusudur daima.
Umur Türker’in resim sanatıyla dünya arasındaki olağanüstü ilişkiyi anlatmaya çalıştım sizlere. Tolstoy’un dediği gibi, “Eğer insan bir zamanlar bir duyguyu şiddetle hissetmişse aynı duyguyu başkalarına da rahatlıkla hissettirebilir.” Sanat eylemi de zaten bundan başka nedir ki!

Raşel Rakella Asal
3 Mart 2015

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/