Ürün Adı: Sanatta Mazaret Yok Küratör - Marcus Graf
Ürün Kodu: 1532
Bu ürün 244 kez incelendi.

 

Uluslararası İstanbul Bienali, İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından iki yılda bir düzenlenen çağdaş sanat etkinliğidir. 1987'ye kadar Uluslararası İstanbul Festivali bünyesinde gerçekleştirilen plastik sanat sergileri farklı kültürlerden sanatçı ve sanat izleyicileri arasında iletişim kurmak amacıyla kuruldu. Dünyada özellikle 1990'larda şehir bienallerinin patlama yaptığı dönemin hemen öncesinde kurulmuş oluşu, düzenlendiği yerin konumu ve sürdürdüğü geleneği ile uluslararası çağdaş sanat bienalleri arasında zamanla önemli bir yere sahip oldu. İlk dönemlerinde sergi mekânları İstanbul'un tarihi mekânlarıydı. 2005 yılında bienale turizm tanıtımı havası verdiği ve bunun yanında sanatçılar için bir kısıtlama yarattığı yönündeki görüşlerden yola çıkılarak sergi alanları olarak şehrin daha canlı, yaşanan mekânları seçildi. Böylece İstanbul kenti sürekli yeni projelere sahne olan dinamik bir yer olma hedefine ulaşmış oldu.
10. İstanbul Bienali’nin yapıldığı 2006 da bienal İstanbul kenti ile özdeşleşmişti. Bu sanat olaylarını izleyenler de sanatla iç içe bir birliktelik yaşamaya başladılar. İzleyiciler, sanat öğrencileri ve sanat üzerine çalışan bir kitle, artık kendi tercihleri doğrultusunda bir sergiyi gezmeye, o sergide belli bir vakit geçirmeye, uzun uzun sakince yapıtlarla baş başa kalma şansını elde etmiş oluyor. Sergide farklı yaklaşımların, farklı tavırların ve farklı disiplinlerden gelen bakışların bir arada bulunuyor olmasının da avantajlarından yararlanıyorlar.
Bir sergiden söz ederken, aslında mekândan söz etmiş oluyoruz. Sergi mekânının düzenlenmesi başlı başına bir uzmanlık alanı oluşturuyor. Her sanat etkinliğinin arkasında toplam bir küratörlük çalışmasını gerektiriyor; bir küratörün, bir ekibinin ya da bir küratörün ekibiyle yaptığı ortak bir ürünü diyebiliriz bienal sergileri için. Bu sergileri izlerken, sanatçılarla, sanat akımlarıyla tanışırken, heyecandan soluğumuz kesiliyor, zihin çarklarımız büyük bir hazla katılıyor bu serüvene. Birbirimizle sergi üzerine konuşuyor, tartışıyor, bilgi alış verişinde bulunuyoruz. Sergilerle koşut konferanslar da önem taşıyor. Geçtiğimiz senelerde dünyada sanat üzerine düşünen önemli isimler İstanbul’a gelip konferanslar verdi. Peki bütün bu farklı türdeki sergiler, sergi düzenleme stratejileri birbirinden nasıl ayrılıyor, daha doğrusu bunları ayrı ayrı değerlendirmek, tarihsel bir sınıflandırma yapmak nasıl mümkün oluyor? Kuramsalcıların düzenledikleri sergiler, küratör sergileri, şehir sergileri, farklı sanat disiplinlerinden gelen sanat üreticilerinin sergileri, klasik anlamdaki müze sergileri vs. gibi binlerce sergi ve tutum var. Kısaca, bienaller sayesinde sanat pasif bir gözlem yeri değil, aktif bir mekân haline geldi. Bu gibi sergilerde doğal olarak o sergiyi projelendiren küratör ön plana çıkıyor. Küratör sanatçı ile karşı karşıya, doğallıkla işinin hâkimi olduğunu düşünen, sınırlarını açık bir şekilde belirlediğini düşünen sanatçılarla sergi yapıyor. Bir sergi düşünce üretilen, sanatı bir kamuyla bir araya getiren geçici bir mekâna dönüşüyor. Sözün özü sergi tasarlamak bir düşünme biçimine dönüşmüş oluyor. Sergi yapmanın asıl zorluğu uzlaşmalar sağlamak ve çok farklı kişilerle (finansör, ekonomist, psikolog, teorisyen, avukat, kamuya karşı sorumlu kişi, yazar, hamal, vs. gibi) çalışmak demek.
Küratörlük dışarıdan bakıldığında çok cazip görülse de biennal organizasyonlarında yüzlerce kişilik bir ekip oluşturmanın, liderlik etmenin, milyonlarca dolarlık bütçeleri idare etmenin yanı sıra gerektiğinde duvar boyamaktan ampul değiştirmeye, folyo yapıştırmaktan merdiven taşımaya pek çok sorumluluğu da gerektiren bir inanç ve sevgi meselesi.
Çünkü “sergi” diye adlandırdığımız kültürel, toplumsal ve sanatsal eylem yalnızca ışıklandırma, duvarlara içerisinde sanat yapıtlarını barındıran çerçeveler asmakla, broşür ve katalog yayımlamakla gerçek “sergi” niteliği kazanmıyor. Bir sergide önemli olan sanatçının sanattaki duruşunun anlaşıldığının, tartışıldığının, önemsendiğinin sergilenmesi; sonuçta, serginin kendisinin bir “yapıt”a dönüşmesi
Donanımlı bir küratör nasıl, nerede yetişiyor? Sanatçıların yanıbaşında onlar kadar önemli olan küratörler de sergilerin yeni aktörleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu da kurumlarla irtibat halinde olmak ve sanat akımlarının geldiği en son nokta hakkındaki her tür bilgiden haberdar olmakla ilgili. Küratörleri çağdaş sanat tarihinin içinde görmek zorundayız. Bugün artık İstanbul’da ve dünyada yüzlerce sanatçı ve yüzlerce sergi var. Her yerde ve her mevsimde. Bunların da hazırlayıcıları var. Her dönemde ve her disiplinde yeniler ve yeni görüşler var. Ama önemli olan geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki ilişkinin bilinmesi. Bunların birlikte yürüyebildiğinin görülebilmesi. Şunu unutmamak lazım ki, bir sergiyi hazırlayan tüm ekip sanatçının yaptığı iş üzerine düşünüyorlar. Çünkü önce sanat var ve onu gerçekleştiren sanatçı var; sonra küratör veya kurumlar geliyor. Bir serginin anlaşılabilirliği de küratörün meziyetleri arasında sayılıyor. Bu da; düşünce, tecrübe, yapılan ve yapılmış olan sanatı izlemekten geçiyor.
İstanbul kentinin sanat ortamından söz etmişken kendi kentimizin, İzmirimizin, sanat ortamına bir göz atalım isterseniz. Kedi Kültür Sanat Merkezi İzmir’in sanat hayatına yurt içinden ve yurt dışından gelen sanatçıların eserlerini sergileyerek İzmirlilere önemli katkılar sağlıyor. Sergilerin yanısıra sanat sohbetleri ve atölye çalışmaları için de seçkin bir ortam oluşturmuş durumda. İlkini geçen sene gerçekleştirdikleri “Uluslararası Görsel Sanatlar Buluşması” bu sene 11-23 Haziran 2015 tarihleri arasında gerçekleşti. Yaratıcı, deneysel ve orijinal çalışmalarıyla sergide yer alacak genç sanatçılar gerek yurtdışından gerek Türkiye’nin farklı şehirlerinden sergiye katılmak üzere müracaat ettiler. Bu sergiyi değerlendirmek üzere bir seçici kurul oluşturuldu. Kedi Kültür Sanat Merkezi bu jüride yer alan “Siemens Sanat”ın küratörü Marcus Graf’i ağırladı. İstanbul sanat çevresinde saygın bir konumda olan, hem kendi sanat yapıtlarıyla hem de küratörlüğüyle kendinden söz ettiren Marcus Graf bizlere sanatın kendi içindeki devinimi üzerine, müzecilik üzerine, sanatçının sınırları üzerine, sergi yapma üzerine, izleyicinin tercihleri üzerine bir konuşma yaptı.
Marcus Graf (Dr. Phil.), 1974, Almanya’da doğdu. Hildeshei Üniversitesi’nde Kültür Bilimi ve Estetik İletişimi Fakültesi’ndeki Plastik Sanatlar ve Sanat Bilimi Bölümü’nde okuduktan sonra çeşitli sanat kurumlarında proje yöneticisi, küratör, eğitmen, yazar ve sanatçı olarak çalıştı. 2010, Almanya’daki Stuttgart Devlet Sanat Akademisi’ndeki Çağdaş Sanat Tarihi, Estetik ve Sanat Teorisi Enstitüsü’nde doktora unvanını aldı.
2001'den beri İstanbul'da yaşayan Marcus Graf, "Güzel Sanatlar" ve "Sanat Yönetimi" okuduktan sonra çeşitli sanat kurumlarında proje yöneticisi ve küratör olarak çalıştı. Aynı zamanda, 40'dan fazla sergide kendi çalışmalarını sergiledi. 7. ve 8. Uluslararası İstanbul Bienalleri'nde rehberli tur bölümünün kurucusu ve sorumlusuydu. 2003'ten beri, İstanbul Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat Yönetimi Bölümü'nde öğretim görevlisi."Temel Tasarım", "Sanat Tarihi" ve "Sergi Yönetimi" dersleri veriyor.
16 Ocak 2004’de güncel sanat ve sanatsal araştırmalar merkezi olarak faaliyetine başlayan “Siemens Sanat”ın sanat danışmanlığı ve küratörlüğünü yürüttüğü süre zarfında iki ayda bir deneysel çalışmalara yer veriyor; genç sanatçıları ön plana çıkaran karma sergiler düzenlenmeyi önemsiyor.
Contemporary İstanbul’un yeni Program Direktörü Marcus Graf; artistic projelerden ve CI Dialogues konuşma programı, CI’nin küratörlüğünü yaptığı sergileri içeren yan programlardan sorumlu. Yönetim Kurulu tarafından sanat alanında uzmanlığı ve deneyimlerinden dolayı seçilen Marcus Graf ile Contemporary İstanbul ekibi, büyümeye ve yenilenmeye devam edecek.
Marcus Graf İzmir Life için şu soruları yanıtladı.

Sizi sanata iten şey ne?
Ben bir işçi çocuğuyum. Benim çocukluğumda, yani ailemde sanatla bir ilişkimiz yoktu. Babam madenci, annem bir okulun temizlik elemanıydı. Gençliğimde daha çok sporla ilgileniyordum. 1980’lerin hip-pop kültürüyle büyüdüm. Sokak sanatı, grafiti sanatı ilk o günlerde ilgimi çeken bir sanat dalı oldu. O zaman 12 – 14 yaşlarındaydım. Sonra grafik tasarımıyla ilgilenmeye başladım. Grafit tasarımındaki reklam amaçlı satış kaygısını görmek beni bu alandan soğuttu. Çünkü grafit tasarlarken reklam sektörüne hizmet ön planda geliyordu.
Beni sanata iten kişi bizim şehrimizdeki çocuk ve genç sanat akademisinin müdürü Peter Turz oldu diyebilirim. Ben orada hafta içi akşam kurslarına yazıldım. Bazı kurslar portföy hazırlama gibi, sanat akademisine hazırlık kurslarıydı. Böylece sanatı takip etmeye başlamış oldum. Peter Turz beni sanatın sosyal boyutu ile tanıştıran kişi oldu. Sanatla kendini ifade etmenin, dünyaya başka açılardan bakmanın ve alternatif gerçeklikler yaratabilmenin mümkün olduğunu onun sayesinde öğrendim diyebilirim. Sanatla dünyaya karşı bir eleştirel bakış gerçekleştirebileceğimi anlamaya başladım. O zamanlar 17 – 18 yaşlarındaydım. İşte o gün aldığım eğitim sonrası üniversite yıllarımda sanat alanına yönelmeye karar verdim. Üniversitede bileşik bir eğitimden geçtim şöyle ki, sanat tarihinden, plastik sanatlara, tiyatro eğitiminden, pedagojiye, kültür politikalarına ve kültür yönetimine kadar çok geniş bir yelpazede beş seneye yayılan bir eğitimden geçtim. Üniversitede sanat bölümünde asistanlık yaptım. Bu süreçte kendi galeri projemi oluşturmaya başladım. 1996’da kendi galerimi açtım. O zamanlar henüz 22 yaşındaydım. Bu galeri projesi benim ilk gerçekleştirdiğim projem oldu. Galeri mekânı olarak kendi evimin bir odasını devreye soktum. Sonra daha gelişince yine kendi apartmanımın kömürlüğünü mekân olarak kullandım ve bu mekânda birkaç sergi gerçekleştirdim. Tabii ki bu sergiler, bağımsız, hiçbir kâr gütmeyen sergilerdi. İzleyiciler apartman sakinleri ve çevreden gençler ve yaşlılardı. Bir sergimi erotizm üzerine yaptım. Gerçi komşular ne der diye bir kaygı duymadım desem yalan olur ama sanat mazeret kabul etmez. Ben de her şeye rağmen bu sergiyi gerçekleştirdim. Almanya’daki eğitimimden sonra 2001 yılında bir yıllığına New York’ta Manhattan’daki bir galeride çalışıp, çeşitli projeler gerçekleştirdim ve arkasından İstanbul’a gelmemle sanat hayatım devam ediyor. İşte şimdi karşınızdayım.
İstanbul’a gelişiniz nasıl oldu?
Almanya’da tanıştığım Burhan sayesinde diyebilirim. Onunla bir yaz tatilini Anadolu’yu gezmek üzerine anlaşmıştık. Ben New York’tan İstanbul’a geldiğimde Burhan’ın bir işi çıktı böylece tatil yapma fikri suya düşmüş oluyordu. Ben mademki şu an İstanbul’dayım, o zaman ben kendim bu geziyi yapayım diye düşündüm. İyi bir karar vermişim, o günden beri İstanbul’da yerleşmiş oldum. (Gülüyor…) Tabii bu arada eşimle tanışmış olmam bu kararımda en büyük etken oldu.
İyi bir rastlantı olmuş öyleyse? (Gülüyor) Marcu Graff’ın İstanbul’a gelmesi 2001’de oluyor. O tarihten sonra İstanbul Bienal’inde on sene boyunca rehberli tur bölümünü kurup yönetiyor. 2003’de doktora yapmak için Yeditepe Üniversitesine giriyor ve orada ders vermeye başlıyor. Şu an bu üniversitede doçent. 2003 yılından beri Siemens Sanat’ın daimi küratörlüğünü yürütüyor.
Sanatla olan ilişkinizi nasıl tanımlarsınız? Beslendiğiniz kaynaklar neler?
Sanat benim için bir iletişim aracı. Bir sanatçı bir söylem yaratır ve bu söylemi bir izleyici kitlesi ile paylaşmaya çalışır. Bu paylaşım her zaman yeterli olmaz. Aksak yönlerini gördüğünüzde onları düzeltmeye yönelirsiniz. İşte bu anda küratör olarak, yazar olarak ve eğitmen olarak sanatla izleyici arasında bir köprü oluşturmaya çalışıyorum. Ben küratörlük misyonumda kendime şu üç alanda sorular yöneltirim. Bu serginin karşılığı günlük hayata nerede yerini aldı; sanat tarihi açısından yeri nerede ve medya üzerinde nasıl bir etkisi oluştu.
Çalışmalarınızın özünü genç sanatçılar oluşturuyor. Onlarla çalışmak nasıl bir duygu?
Çağdaş sanat günümüz meseleleri ile ilgileniyor ki, bu da benim ilgi alanımı oluşturuyor. Kuşak olarak, yaş olarak genç sanatçıların kullandıkları teknikleri ve mecraları kendime daha yakın bulduğum için bana da heyecan verici geliyor. Ve benimle aynı çağı paylaşan bir sanatçıdan hala bir şeyler öğreniyor olmam kendime bir nevi meydan okuma hissi veriyor.
Sanat yaşamınızda ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz?
Genel olarak Türkiye’deki sanat ortamına baktığımızda sanat ortamını özel galeriler ya da özel şirketler tayin ediyor diyebiliriz. Ne yazık ki devlet ve yerel yönetimin sanata olan desteği çok zayıf. Bu bağlamda çalıştığınızda belli konuları (cinsellik, dinsellik, politik konuları) sakıncalı bulduklarından bu konulara hiç yer vermiyorlar. Ayrıca izleyici kitlesinin de muhafazakâr bir yapıda olduğunu söyleyebilirim. Böyle olunca bazı konular yasaklı bölgelere, mayınlı topraklara dönüşüyor. Herkes suya sabuna dokunmayan konulara el atınca, herkes memnun. Türkiye’de ne deneyselliğe yer açılıyor ne de eleştiriye yer veriliyor, Türkiye’de “festivalism” sürüyor, yani şenlikli, şölenli, herkesin mutlu mesut olduğu bir ortamda sanat yapmak, sanat olur mu diye düşünmeye başlıyorsunuz.
Her serginizden sonra içinizde nasıl bir duygu oluşuyor?
Sergi açıldığı gün benim görevim, benim iç hesaplaşmam bitmiştir. Her sergi sonuç odaklı; sergi açılıyor ve bitiyor. Yani serginin “vernisaj”ı ve “finisaj”ı aynı. Ben ise son senelerde “working process” yani değişim odaklı sergilerden yanayım. Sanatçıların manifesto yazdıkları sergiler gerçekleşiyor. Bilim hayatı çözemiyor, din çözemiyor, felsefe çözemiyor; sanatçı ve küratörler mi hayatı çözmüşler de onlar manifesto yazıyorlar???
Belirtmem gerekir ki, Türkiye’de eleştiri kültürü eksik. On dört senedir Türkiye’deyim bu senelerde hiç eleştirel, deneysel bir proje ile karşılaşmadım. Piyasa baskısının sanat ve sanatçının üzerindeki baskısını gözlemlemek sanat adına beni üzüyor.
İstanbul kentinin sanat dünyasındaki yerini nasıl değerlendirirsiniz?

Son birkaç yıldır İstanbul sanat alanında önemli bir noktaya geldi. İnsanlar bu dev kente bayılıyor, geçmiş ve günümüz arasındaki çarpıcı farklılıklardan etkileniyor, ayrıca bu şehre özel karakterini veren sosyal çoğulculuk ile karışık yapısını çekici buluyorlar. Türkiye’nin ekonomik ve kültürel başkenti olan İstanbul
kuvvetli pazarıyla hızla gelişiyor. Bu bağlamda İstanbul yüzyılın başlangıcından itibaren Türkiye’deki çoğu sanat kuruluşuna ev sahipliği yapıyor ve sanatsal etkinliklerin zenginliğiyle uluslararası sanat dünyasının dikkatini çekiyor. Buna paralel olarak İstanbul artık modern bir şehirden ziyade global bir megakent olarak algılanıyor. İstanbul`un bienali, sanat fuarları, sanat müzeleri ve galerileri sayesinde Türkiye`nin sanatçıları uluslararası arenada artık tanınıyor ve önem kazanıyorlar.

Bu röportaj için İzmir Life ekibi olarak Marcus Graf’a teşekkür ederiz.

Raşel Rakella Asal
Haziran, 2015

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/