Ürün Adı: Emile Zola’nın Germinal Romanında İşçi Bilincinin Doğuşu
Ürün Kodu: 1573
Bu ürün 267 kez incelendi.

“Dünyayı değiştirmek bin yıl ister.”

Emile Zola, “Germinal”

 

Zola “Germinal”i, gerçek yaşamdan kurgulayarak 9 Şubat 1884’te Anzin maden ocaklarında başlayan grevden etkilenerek, grev yapılan madenleri yerinde inceleyip işçilerle konuşarak kaleme almıştı. Grev patlak verir vermez Zola soluğu hemen orada alır. Orada günlerce kalır. Not defteri elindedir; sorar, araştırır, gözlemlerde bulunur. Meyhanedeki maden işçileri ile konuşur. Kazılan yeni galerilere olsa olsa altmış santimlik deliklerden girilir. İşletme müdürüyle birlikte indikleri bir ocakta, müdür Zola'yı çalışma koşulları nispeten daha iyi ve nemsiz olan galerilere götürmek istemişse de o, oluk gibi sağanak halde suların damladığı, bir insanın ancak yatarak çalışmak zorunda kaldığı, 28 derece sıcaklıktaki nemli galerilerin varlığına tanık olmuştur. Maden ocağından çıkan işçilerin tanınmayacak durumda olduklarını görür; orada “gülümsediklerinde sadece gözleri ve dişleri parıldayan, yüzleri kara toza bulanmış forsalarla karşılaştığını” dile getirmiştir. Zola, yerin 300-400 metre altındaki çalışma koşullarını romana aşağıdaki cümlelerle yansıtmıştır: "Aşağıda sıcaklık 35 dereceye kadar çıkıyor, hava akımı kesiliyor, soluk alıp vermek öldürücü bir hal alıyordu. İşçiler daha iyi görebilmek için lambalarını başlarının yanındaki çiviye tutturmuşlardı. Lamba kafalarını kızdırıyor, kanı beyinlerine çıkarıyordu. Burunlarının dibindeki kayadan su sızıyor, iri ve sürekli damlalar inatla hep aynı noktaya düşüyordu. Yarım saat içinde tepeden tırnağa ıslanmışlar, terden sırılsıklam olmuşlardı. Her yandan ıslak kumaş kokusu yayılıyordu."

Gerçekçiliğin ileri boyutu anlamı veya başka bir deyişle natüralist akımın öncüsü olan Zola'nın, eserlerini bir bilim adamı titizliğiyle uzun araştırmalar, gözlemler, deneyler yapıp belgeler topladıktan sonra kaleme aldığı bilinen bir gerçektir. Nitekim Emile Zola, eleştirmenlerce  “işçi hareketleri” üzerine yazılmış romanların en geniş kapsamlısı sayılan “Germinal”i yazmadan önce konu ile doğrudan ilgili II. ve III. İmparatorluk döneminde yapılan “işçi eylemleri” hakkında, bugün hâlâ Paris'te Milli Kütüphane'de saklı bulunan çok sayıda belgeyi incelemiştir.* Yazar, maden ocaklarına inerek işçilerle ve işverenlerle günlerce yüz yüze görüşmeler yapmış, yine romanın teknik içeriğiyle ilgili olarak çağının 46 toplumcu yazarlarından Leroy-Beaulieu'nun “İşçi Sorunu”, Laveleye'in “Çağdaş Toplumculuk”, Simonin'in maden işçilerinin çalışma koşullarını ele aldığı “Toprakaltı Dünyası” ve Doktor Boens-Boisseau'nun “Maden İşçilerinin Hastalıkları” adlı eserlerini okumuştur.*

“Germinal”deki olay örgüsü tamamen gerçek hayattan alınmış; 1870'Ii yıllarda Fransa'nın Kuzey bölgesinde Montsou Kömür Ocaklarındaki çalışma hayatı ve grevler romana konu edilmiştir. Diğer taraftan yazarın romanda kullandığı işçi ücretleri ve bazı temel tüketim mallarının fiyatları ile ilgili veriler, Ticaret Bakanlığı ve Çalışma Ofisinin verilerinden alınmış olup, o dönemin gerçek ücret ve fiyatlarını yansıtmıştır.  Bu nedenlerle “Germinal”in  II. İmparatorluk döneminin tamamı, kısmen de III. İmparatorluk dönemi Fransası’nın “endüstri ilişkileri” hakkında güvenilir bilgiler veren bir “belgesel roman” olduğu kabul edilmiştir.*

Zola'nın, “Germinal”i kaleme almasındaki en önemli unsur; işçilerin sefalet içerisinde yaşadıklarını gözler önüne sererek ilgililerin dikkatini çekmektir. Zola romanda hem yoksulluğun resmini çizmiştir hem de Etienne’in işçileri bilinçlendirmesini işlemiştir.  Madencilerin sefaleti, onların yaşamları, ahlâk anlayışları, burjuvazinin kutsal ailesinin yalanlarla ve ikiyüzlülükle örülü duvarı, yozlaşan, çürüyen, açlık içinde ne yapacağını bilmez hale gelen işçilerin sefaleti; patronların, müdürlerin evlerine gidip yemek dilenen ya da kasabanın iğrenç, uçkur düşkünü dükkân sahibinin cinsel isteklerini tatmin etme karşılığında borç alabilen işçi kadınları… Tüm bu görüntüler ayrıntılarıyla romanda gerçekçi bir bakış açısıyla işlenir.

4 Nisan 1884 tarihinde meslektaşı François Magnar'a yazdığı bir mektupta “Sefalet, acılarıyla, utanç verici yönleriyle tanındığı, varlığı kabul edildiği gün dindirilecektir.  Tek bir arzum var: Zavallı insanların acınacak durumunu gözler önüne sermek.” diyerek  “Germinal”in kaleme alınış nedenini açıkça ifade etmiştir. Bu yönüyle “Germinal” pek çok eleştirmen tarafından dönemin “sosyal tarihi” ve İkinci İmparatorluk yönetimini sorgulayan bir eser olarak kabul edilmektedir.*

“Germinal”, Fransızcada tohum, ürün, bereket anlamına gelen bir sözcük. Germinal adı, Fransız ihtilal takviminden alınmıştır. Bu, ilkbaharı, ekim zamanını ve romanın adı olarak, hem isyanın şiddetini hem de tabiatın yavaş giden organik işlemini anlatır.  Fransızlar yeni yeni gelişmeye başlayan endüstrileşme sürecinde büyük yoksul yığınlar oluşturan işçi sınıfının siyasi mücadelesi içinde “Germinal” sözcüğünü -romanı ve yazarıyla birlikte- heyecanla benimsedi. Öyle ki Zola’nın 1902 yılındaki cenazesinde kitleler “Germinal, Germinal” sloganlarını haykıracaklardı. Anatole France’ın sözleri sokakta doğrulanıyordu; “Germinal” insanlığın bilincinde büyük bir sıçramaydı.

Emile Zola “Germinal”ın hemen başlangıç sayfalarında okuru düz ovada, mürekkep kadar koyu ve karanlık, yıldızsız bir gecede, Marchiennes’den Montsou’ya giden bir yolda tek başına yürüyen yalnız bir adamı tanıtır. Bu yalnız adam iş aramakta olan, 21 yaşındaki, yakışıklı, gürbüz yapılı delikanlı Makinist Etienne Lantier’dir.

 Ve hemen ardından Monstou bölgesinde bulunan Le Voreux maden ocağının mekânı ile tanıştırır. (s.9) Maden ocağı şöyle tanıtılır:

Bir çukurun dibine gömülmüş olan bu ocak, tuğladan yapılma basık binalarıyla, gözdağı veren bir boynuz gibi yükselen bacasıyla, ona, dünyayı yemek üzere oraya çömelmiş, obur ve kötücül bir yaratık gibi görünüyordu.”  İlerleyen sayfalarda yer yer maden ocağının betimlemelerine yer verilir.  Maden ocağı( s.29)insanları yutan bir kuyu olarak betimlenir.  “Kuyu, insanları yirmişer otuzar, hem de boğazından geçtiklerini hissetmediğini gösteren bir kolaylıkla yutuyordu. İşçiler, daha saat dörtte kuyuya inmeye başlıyordu.”  Kuyu beş yüz elli metre derinliğindedir, fakat üstünde dört kat daha vardır, birincisi üç yüz yirminci metredir.  Bu kuyu insanları çok obur bir ağızla, durmadan, her zaman aç, bütün bir halkı sindirecek güçteki dev koridorlarıyla madencileri yutar.  Tüm bu betimlemelerden bu kuyunun bir labirentten farksız olduğunu anlarız.  İşçiler bu karanlık deliklere grup grup dalıp kaybolurlar.  Bu kuyu dolar, durmadan dolar, karanlıklar boşalır, asansör gece hayvanları gibi kaygandır;  inip çıkar, insanları çukura daldırır. Kuyunun ağzı bu insanları yutar gibi olur; hep aynı açgözlü sessizlikle, boşluktan çıkar.  Etienne asansörün dipte, beş yüz elli dört metrede durduğunda bu inişin tam bir dakika sürdüğünü şaşkınlıkla izler.

Kasabaya vardığında oralı yaşlı bir adamla karşılaşan Etienne’in konuşmalarından o bölgenin fabrikaların olduğu bölge olduğunu anlarız.  Ve doğal olarak da işçilerin yaşadığı bir bölgedir burası.  Ama üç sene önceki iş yoktur, işçiler iş bulamazlar, memleket acınacak haldedir, adam çıkarırlar, atölyeler ard arda kapanır.  Montsou’da Fauvelle şeker fabrikası hâlâ işlese de, Hoton şeker fabrikası çalışanlarını azaltmıştır. Kuzeyde Sonneville inşaat atölyelerin, her zamanki siparişlerinin üçte ikisini bile almamışlardır.  Marchiennes demirhanesinin üç yüksek fırınından yalnız ikisi çalışmaktadır; gündeliklerin azaltılacağı söylentisi dolaşmaktadır; Gagebois cam fabrikasında da grev korkusu yaşanmaktadır. 

Etienne madende işçi olarak çalışmaya başlar. Maheu ailesinde pansiyoner olarak kalmaya başlamasıyla o ailenin bir ferdi olur.  Baba Maheu madenciler arasında saygı duyulan bir işçidir. Bir maden işçisinin sade vatandaş olarak yaşam mücadelesine tanık oluruz. Romanda kahraman yoktur.    Maden ocağı roman kahramanıdır diyebiliriz.  Maheulerin evi sevgi dolu, bir aile ortamı değildir.  Toprağın altında ölümüne bir kavgaya tutuşan Baba Maheu’nun başta eşi ve çocukları olmak üzere yakınları, sabah çıkanın sağ salim akşam eve dönmesini korkuyla beklemektedir; yaşanan hayat yoksulluğun tablosudur.  Zira maden ocağı öğütür adamı, aynı değirmen taşı gibi…

Dede Bonnemort,  Maheu, karısı La Maheude,   çocukları Zacharie, Catherine, Jeanlin, Lenore, Henri, Alzire ve bebek Estelle İki Yüz Dört adlı maden kasabasında yaşamaktadırlar.  İnsanların yaşadıkları bölgenin bu şekilde numaralanması işçi sınıfının nasıl aşağılandığının açık bir göstergesidir.  Maheu ve çocukları madende çalışırlar, diğer çocuklar l2 -13 yaşlarına geldiklerinde onlar da madende çalışacaklardır. Aile diğer madenci aileleri gibi geçimlerini zor karşılamaktadırlar.  La Maheude kadının yemek pişirecek parası yoktur.  Ve daha yövmiyelerini almaya altı gün vardır.

 Ailenin en büyük oğlu Zacharie’nin kız arkadaşı Philomene’in evlenmeden iki çocukları vardır. Bu işçi mahallesinin beylik fuhuş öykülerinden, sıradan bir olaydır. Oğlanlarla kızlar, ortalık kararır kararmaz, kümesin alçak ve eğik damına, kendi tabirleriyle kıçüstü yatıp bir arada çürüyorlardı.  Kızlar ilk çocuklarını orada yapıyorlardı.  Bunun bir zararı yoktu, sonradan evleniyorlardı;  evlenen oğlan çocuk aileye bir şey vermez oluyordu.  Bu yüzden baba Maheude oğlunu evlendirmek istemez.

15 yaşındaki Catherine kötü ve yetersiz yemek ve ağır çalışma koşullarından dolayı henüz ergenliğe geçememiş, adet görme yaşı gecikmiştir.  Azgın işçi Chaval onu takip etmekte ısrarcıdır, Catherine ona karşı gelmeye çalışır.  Kambur Alzire bir işte çalışamadığından ev işlerine yardımcı olmaktadır.  Jeanlin hırsızlıktan sabıkalıdır. Etienne’in madendeki ilk günü ürpertici ayrıntılarla anlatılır. Sıcak, havasız madene iniş, madenin içinde iki kilometrelik yürüyüş, ağır çalışma koşulları, açlık, yoksulluk… “Hayır, kesinlikle bu hayat hoşa gidecek bir şey değildi.  Eski zaman kürek cezasına benzeyen bir işte, tam anlamıyla hayvanlar gibi çalışıyorlardı; çok kere, daha sırası gelmeden, orada can veriyorlardı, bütün bunlara karşılık da akşamları sofrada et bile bulamıyorlardı.  Kuşkusuz çorba vardı, karın doyuyordu, fakat o kadar az yiyorlardı k, ölmüyorlar ama sürünüyorlar, borç içinde yüzüyorlar. Pazar günü geldiğinde de yorgunluktan uyuyorlardı.  Tek eğlence sarhoş olmak yahut karısına bir çocuk yaptırmaktı.  Yoksulluk sürdükçe onun içine sıkışıp kalıyorlardı.” (s.l66-67)

Maheud gibi diğer işçi aileleri de yoksulluk kıskacı altındadırlar.  Çocuklar eğitimsizdirler,  madende çalışmaktan başka bir becerileri gelişmemiştir.  Kız çocukları madende çalışmaya başladıktan sonra cinsel yönden istismara uğrarlar. Hamile kaldıklarında tek ümitleri bir yuva kurma hayalidir. Dede Bonnemort ilk defa madene indiğinde henüz sekiz yaşında bile değildir.  Önce çırak, sonra araba sürecek kadar kuvvetlenince sürücü olur, sonra on sekiz sene kazmacılık yapar, daha sonra, romatizmalı bacakları yüzünden toprak işçisi, tesviyeci, tamirci olur.  Kırk beş yılı yerin altında olmak üzere, elli sene maden işçisidir.  Babadan oğla geçen bir iştir maden işçiliği. Şimdi oğlu ocakta didiniyordu, torunları da, karşıdaki işçi mahallesinde oturan aileler de.  Yüz altı seneden beri, yaşlılardan sonra küçükler, hep aynı patron için çalışıyorlardı. La Maheude kadın yerel yönetimden bağış isteyince ekmek ve para yardımı yerine ona giyim vermeleri yönetimin çalıştırdıkları işçi sınıfı karşısındaki sorumsuzluğun, kaygısızlığın somut örneği olur. Kadınlar sabahın köründen madene giden çocuklarının ve kocalarının yolunu bekleyerek geçirirler.  Erkekler ise ağır çalışma koşulları altında içki ve kumarda bir soluk almaya çalışırlar, ayyaş olmadan eve gelmezler, aldıkları paranın meyhanede eriyeceği kesindir. Böyle yaşamanın kimseye yararı olmadığı açıktır.  Sonunda erkekler ayyaş oluyor, kızlar gebe kalıyordu. Yoksulluk ahlaki çürümeyi de beraberinde getirmiştir. 

Ve hemen bu açıklamaların ardından dünyayı yiyenin, obur ve kötücül yaratığın maden ocağı olmadığını işverenin olduğunu anlarız. Montsou’da hisse senetleri sahipleri ve müdürlerin oluşturduğu zengin bir burjuva sınıfı da vardır.  Deneulin, civardaki rakip bir ocağı işletmeye çalışan bağımsız bir maden ocağı operatörüdür.  Gregoire ve ailesi, yatırımları ile rahat bir hayat sürmektedirler.  Maden ocağını yöneten Mösyö Hennebeau’nun yirmi altı yaşındaki yeğeni Paul Negrel patronun sözcüsüdür.  İşçilerden memnun değildir ve onların fazla ücret istemelerine karşıdır.  (s. 58)  Etienne bar sahibi Rasseneur ve Souvarine’le arkadaşlık kurunca sosyalist fikirlerle onlardan beslenir.  İşletme işçilere düşük ücret teklif edince işçileri bilinçlendirme ve onları iş yerinde grev yapmaya ikna eden Etienne olur.

Souvarine ilginç kişiliklerden biridir. Romanda Bakunin’in fikirlerini temsil eder.  Moskova’nın yaklaşık 200 km güneyinde eski bir Rus sanayi şehrinden gelir.  Soylu bir ailenin en son çocuğudur.  St. Petersburg’da doktorluk öğrenimini yaparken, o zaman bütün Rus gençliğini harekete geçiren sosyalizm fırtınası, halk arasına karışmak, halkı tanımak ve kardeşçe yardım etmek üzere onu bir sanat öğrenmeye teşvik etmiş, o da makinistli öğrenmiştir.  Rus çarına karşı düzenlenip başarısızlığa uğrayan bir suikasttan sonra kaçmıştır. Bir ay bir meyvecinin mahzeninde yaşamış, he an binayla beraber havaya uçmak tehlikesi içinde, yolun altına lağım kazmış, bombalar doldurmuştu.  Ailesi tarafından tanınmamış, parasız kalmış, kendisini casus zanneden Fransız atölyeleri tarafından mimlenmişti; açlıktan ölecek hale geldiği sırada,  Montsou İşletmesi, işçi sıkıntısı çektiği bir anda, sonunda onu işe almıştır.  İyi, ılımlı, sessiz bir işçidir. Her akşam saat dokuza doğru meyhane boşalınca Etienne, onunla oturur, konuşur.  Onu emeğin sermayeye karşı savaşımına özendirir.  Konuştukları uluslar arası işçiler derneği, şu Londra’da kurulan ünlü Enternasyonal’dır.  Artık sınır yoktu, bütün dünya emekçileri, işçiye, hakkı olan ekmek parasını sağlamak üzere ayaklanacak,  birleşeceklerdir. 

İşletme, kötüleşen sanayi krizinden kaygıya düşmüş, aslında fazla olan stokunu artırmak istemediğinden en küçük nedenlerden yararlanıyor, on bin işçisini işsizliğe zorluyordu. Kuşkulu haberler dolaşır.  İşletmenin payandalama işleri nedeniyle hoşnutsuzluğunun giderek arttığı söylenir.  İşçileri durmadan para cezasına boğulurlar; kötü payandalama yaptıklarından dolayı yirmi frank cezaları vardır, yirmi frank ceza dört işsiz gün demektir; işletmenin payandalama işlerinden kazandığı iki santim ağızdan ağza dolaşır, en kalın kafaları bile öfkelendirir.  Fakat asıl öfkelendikleri şey bu eksik ödemedir.  Bu işsizliğe ve para cezasına karşı açlık başkaldırır, herkes öfkeli öfkeli konuşur;  bir anlaşmazlık kaçınılmazdır.  Krizden zarar gören İşletme, yıkılmamak için giderini kısmak durumundadır.  Doğal olarak, kemerleri sıkmak zorunluluğu da işçiye düşecektir; işletme herhangi bir bahane uydurarak gündelikleri kırpacaktır.  

İşyerinde gerginliğe yol açan mesele, ocaktaki tünellerin çöküşünü önleyecek direklerin yapılması karşılığında ödenecek olan ücrettir.  İşçilere, işledikleri her leğen kömüre göre ücret ödendiğinden, onlar, gerekli olmakla beraber, fazla ücret getirmeyen direk işini yapmak istemezler. Tünellerin çökmesinden korkan şirket, direkler ve kömür için ayrı ücreti ödemek ister.  İşçiler, bu gizli teklifin altında, ücretlerinin düşürüleceğini sezer ve grev yapmaya karar verirler.

Grev işçiler için bir umutken işveren tarafından getirtilen askeri birlikler grevcilerin umutsuzluğuna neden olur.  Hayatlarını değiştirmek isteyen bu insanlar için çözüm ne zaman gelecektir? Etienne’in serptiği fikirler meyve vermeye başlar, bu başkaldırı çığlıkları genişler.  Mademki ağızlarından lokmaları alınıyordur, onlar da elbet bir gün gelip haklarını isteyeceklerdir. 

Grev fikri işçileri birleştirici bir unsur olsa da bazı işçiler bu durumdan huzursuzdur.  İlk etapta işveren işçi ücretleri konusunda ikna edilmeye çalışılır.  Grev müddetince işçi sandığı oluşturulsa da biriktirilen paranın harcanmasıyla umutlar da tükenir.  Bu çözüm arayışları içinde işverenin Belçika’dan işçi getirmesi, kendini korumak için asker çağırması sorunları daha da çözümsüz şekle sokar.

Grev askerlerin yaylım ateşiyle bastırılır.  İşe yeniden başlanır. Bu kez Souvarine madeni uçurur, insanlar yıkıntı altında kalır. Madeni sular basar. Etienne bu felaketten kurtulur. Catherine, baba Maheu,  oğlu Zacharie ölür. Büyük bir üzüntü içinde Paris’e dönen Etienne grev uğruna ölenlerin kanlarının toprağa bereket getireceğini düşünerek avunmakta, geleceğin devrimcilerinin, bu grevcilerin düşüp öldükleri topraktan çıkacağına inanmaktadır.

“Germinal” geniş çapta bir grev raporundan daha çoğudur. Zola bu romanında l9. yy işçi uyanışının mikrokozmozunu çizdi.  Edebi yönden eser kapitalist sistemin işçileri nasıl alçalttığını, insani değerlerini nasıl kaybettiklerini gösterir.  Kadın olsun, erkek olsun, her iki cins de özgürlüklerinden alınmışlardır, kendilerinden yüksek bir otoriteye boyun eğmek durumunda kalmış insanlardır, insanlıkları alınmıştır bu yüzden Zola işçileri “hayvan” terimleri ile betimlemiştir. 

“Obur kuyu, her gün yedi yüze yakın işçiyi bu dev karınca yuvasında, toprağı her tarafından oyarak, kurtların yediği eski bir tahta gibi delik deşik eder.”(s.41). 

“Gerçekten öfke, açlık, o ik aylık acı ve maden madene o çılgınca koşuş, Montsou kömürcülerinin durgun yüzlerini, yırtıcı hayvan suratı gibi uzatmıştı.”  (s. 342)

“Evet! Hayvan gibi yaşamak, kendisine ait hiçbir şeye sahip olmamak….ve bununla yetinebilmek” (s.347)

“…sonu gelmeyen yoksulluk, hayvan gibi çalışma, yünü didilen ve boğazlanan bu hayvanlaştırılmış insan sürüsünün kaderi, bütün bu yıkım, kuvvetli bir güneş ışığı altında kaybolur gibi silinip süpürülüyordu.. ” (s.l69)

 “insan böcekler” altı yüz metre derinlikteki kayayı, gece gündüz oyuyorlardı.  (s.69)

“ böyle üst üste yaşamak, gömlek değiştirirken kıçını yanındaki görecek kadar sıkışıklık içinde ömür geçirmek için hayvan olunmalıydı!.. İster istemez bir arada, nasıl da çürüyorlardı!”

Uygulanan bu sistemde ürün verimliliği ve onun getirisi olan kar insan değerlerinin üstündedir.  Yine bu sebepten Le Voreux (kelime Fransızca yiyeceğe doymaz, obur anlamı taşır) bir canavar olarak betimlenmiştir. Maden ocağını insan yaratmıştır ama bu ocak onun ihtiyaçlarını karşılamaktansa onu yiyip bitirmektedir.  Zola “ Germinal “üzerine şöyle söylemiştir.  “Benim isteğim bu dünyadaki şanslı kesime, bu dünyanın patronlarına bir çığlığı duyurmaktı.  Aşağıya bakmalarını, acı çeken biçare, perişan işçilere bakmalarını istedim.  Belki de hala felaketleri önlemeye zamanımız vardır.  Ama adil olmakta acele ediniz, çünkü tehlike çok yakınızda, toprak açılacak, tüm ulusları içine yutacak tarihin değişimi çok yakınızda.”  Bu sözler bir devrimciden çok bir reformistin gelecekte gerçekleşebilecek bir devrimi öngörmesinin dile getirilişi olarak yorumlanabilir.

Çalışma Koşulları

Bu dönemde sağlıksız çalışma koşulları, ister istemez bazı meslek hastalıklarını da beraberinde getirmiştir. Özellikle maden ocaklarında çalışanlarda “romatizma”, küçük yaştan beri bu tip işlerde çalışanlarda kemiklerin gelişmemesiyle sonuçlanan "raşitizm", uzun iş günleri ve hijyenik olmayan çalışma koşullarının bir sonucu olarak “verem” işçiler arasında giderek artmış, bu hastalığın adı o yıllarda "işçi hastalığı" (maladie ouvriere) şeklinde anılır olmuştur:*  “Tek derdim şu kör olası bacaklarım. Madende o kadar çok ıslandık ki, anlıyorsunuz ya, su iliğime kemiğime işledi. Gün oluyor bacağımı oynatırken danalar gibi böğürüyorum” (s.13)

"-Eskiden hiç öksürmezdim. Ama şimdi bir türlü kurtaramıyorum meretten. "Öksürdükçe ağzından kan gelen ince uzun boylu, solgun benizli Philomene Levaque da burada çalışıyordu." (s. 59)

 Mesai saatleri hakkında romanda ayrıntılı bilgi yoktur; ancak işçilerin sabah saat 4'te kalkıp işe gitmek için yollara döküldüğü görülmekte; dolayısıyla o yıllarda günlük mesainin 14-16 saatten aşağı olmadığı bilinmektedir.

Çocukların Çalıştırılması

Uzun bir süre ağır işlerde bile “ucuz işgücü” olarak çok küçük yaşta “çocuklar” ve ileri yaştaki insanlar bile çalıştırılmıştır. "Etienne ihtiyara, -Uzun süreden beri mi çalışıyorsunuz kömür ocağında?, diye sordu -Madene indiğimde sekizime bile gelmemiştim. Şimdi elli sekizindeyim. Varın siz hesaplayın gayri... Önce tumbacı çıraklığı, sonra vagon itecek kadar büyüyünce tumbacılık yaptım." (s. 12)

Çocuklarda işe başlama yaşı, koruyucu yasalar çıkana kadar, hatta yasa çıktıktan bir süre sonra da 7-8'e kadar indiği gözlemlenmiştir. Neticede, İngiliz İktisatçı Joan Robinson'un ifadesiyle Sanayi Devrimi'nin bedeli, “İşçilerin suyunun çıkarılması pahası”ndan başka bir şey değildir. Romanda, madende çalışan çocuk işçilerden Jeanlin 11, Bebert 12 yaşındadırlar.

Düşük Ücretle İşçi Çalıştırılması

Endüstri Devrimi sonrası, XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar işçi-işveren arasındaki hoşnutsuzlukların temelini düşük ücretler oluşturmuştur. Pazarlık güçleri eşit olmayan iki taraf arasında belirlenen ücretlerin genel seviyesi, işçinin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalmıştır. Bu nedenle, düşük ücret seviyeleri, endüstri ilişkileri literatürüne son derece anlamlı bir ifade ile “sefalet ücreti”, “ölmeyecek derecede ücret” olarak geçmiştir.* Ücretler çok düşük olduğu, işçilerin geçim sıkıntısı çektikleri roman boyu yakınmalarından anlaşılmaktadır: “-Et yüzü gördüğümüz yok; etten geçtik ekmek bulabilsek bin şükür"(s. 11). Romanın kadın kahramanlarından Maheude, bakkal Maigrat'a adeta yalvararak; "-Dünkü gibi eli boş döndürme beni, cumartesiye kadar aç oturacak değiliz ya... Bütün istediğim iki ekmek" (s.79-81).

Romanda Sanayi Devrimi sonrası, ücretlerin genel seviyesinin, Devlet'in endüstri ilişkilerinde “düzenleyici” olarak rol almasına kadar, daima “tunç sertliği” yle “geçimlik ücret” seviyesinde kaldığı, David Ricardo'nun ifadesiyle “boş kursaklar dengesi” (equilibre des ventres vides) oluşturduğu gayet net olarak vurgulanmıştır:* “-Ücretleri yükseltmek kolay mı, çelik gibi bir kâr yasası, ücretleri en alt düzeyde yani işçilerin ölmemesine ve bol bol çocuk yapmasını sağlayacak düzeyde tutuyor. Biraz daha düşürseler, işçiler açlıktan geberir, yeni gelen işçilerse daha yüksek ücret ister. Biraz yükseltmeye kalksalar işsiz sayısının çokluğu buna engel olur. Boş kursaklar dengesidir bu." (s.125).

Madencinin Çaresizliği

Yerin altı her yerde aynı korkuları, endişeleri ve karanlığı barındırmaktadır. Karanlıktan korkacaklar. Karanlıkta kalmaktan korkacaklar. Ama hep karanlıkta kalacaklar. Karanlıkta çalışacaklar. Gözleri ışıl ışıl bakmayacak. Baksa da kimse görmeyecek. Gözleri hep kirli olacak. Tozlu olacak. Yıkamakla kolay çıkmayacak.  Bu yönüyle madencilerin hayat hikâyelerinin evrensel olduğunu vurgulayabiliriz. Maddi imkânsızlıklardan ötürü istemeye istemeye gidilen maden ocağında son bulan hayatlar ve bunu kanıksayan acımasız, vicdansız bir döngüdür söz konusu olan.

Hemen hemen romanın her yerinde feryatlardan biri, yetkililerin maden emekçilerinin çalışma şartlarına ve akıbetlerine olan ilgisizliğidir. Devlet onların hakkını gözetmemekte, onları kara kaderlerine mahkûm bırakmaktadır. Yalnız devlet mi?  Madencinin sorunlarına duyarsız kalan tuzu kuru burjuva sınıfı da devletin yanındadır.  İşletmenin beli, öyle kolayca kırılamayacak kadar sağlamdır.  Romanda işlenen bir başka tema da yer altındaki elverişsiz çalışma şartları, işçi güvenliğinin kimi sebeplerden ötürü sağlanamaması, işverenlerin işçi sağlığını düşünmeyen doymazlığıdır.  Milyonlar kaybedilirdi; sonra da o milyonları, işçilerin emeğinden çalarak tekrar onun sırtından kazanacaktı.

Endüstri Devrimi sonrasında ortaya çıkan yeni çalışma ilişkileri,  emeğin korunması, çalışma koşullarının insanileştirilmesiyle ilgili yasal düzenlemeler yapmasına kadar emeğin pek çok bakımdan istismarına/sömürülmesine neden olmuştur. Emeğin istismarı, hijyenik olmayan işyerleri, uzun mesai saatleri, düşük ücretler, bedensel ve ruhsal gelişimleriyle uyuşmayacak işlerde çocuk ve kadın işçilerin istihdamıyla kendini hissettirmiştir. Endüstri Devrimi'yle ortaya çıkan yeni çalışma ilişkilerini inceleyen J. D. Chambers gibi pek çok sosyal siyasetçi XIX. yüzyılın ortalarına kadar “işgücüne hem uzun mesai yaptırıldığını, hem de zor şartlarda çalıştırıldığını” belirtmiştir. Emeğin istismarı gerçeğini Sidney Polard mecazi bir ifadeyle belirterek o dönemde “Sanayi işçisinin güneşli bir bahçede yetişmesine izin verilmemiş; ateş üstünde güçlü çekiç darbeleriyle dövülmüştür.” demiştir.

“Kendi için sınıf” kavramı ile Marx, sınıf yapısından kaynaklı antagonistik sınıf çıkarlarının farkında olan, kendi sınıfsal çıkarlarının ancak sınıf mücadelesi aracılığıyla kurulacak yeni toplumsal düzende gerçekleşeceğini bilen kolektif bir özne olarak işçi sınıfından söz eder. ** Bu konuyu Thompson şöyle açıklar:

Sınıflar, etrafına bakınan, düşman bir sınıf bulan ve mücadele etmeye başlayan aryrı oluşumlar olarak var olmazlar.  Tam tersine, insanlar kendilerini belirlenmiş yapılar içinde bulurlar, sömürüyü deneyimler, antagonistik çıkarları fark ederler, bu konular etrafında mücadeleye girişirler ve bu mücadele sürecinde kendilerini sınıf olarak keşfederler, bu keşfi sınıf bilinci olarak öğrenirler. Sınıf ve sınıf bilinci, gerçek tarihsel süreçlerde, her zaman sondadır başta değil.”**

Emile Zola “Germinal”ı Karl Marx’ ın öğretilerinden etkilenerek kaleme aldı.  Gerçekçi bir bakış açısıyla maden işçilerinin hayatlarını yansıtarak Etienne’in ağzından kapitalizm düzeni ve burjuvaziyi yargıladı. Emile Zola şu sözleriyle kapitalizmi suçlarken bu sistemin burjuvazinin üzerindeki gücünü ve bu gücün insanı ahlaki çöküntüye nasıl götürdüğünü gösterdi.   “1789 dan beri, burjuvazi kapitalizmin sağladığı refah hayatı yaşadı.  Elde ettikleri geniş arazilerden ve hırslarından hiç ödün vermeden… o kadar ki, hiç bir iş yapmadan, kendi kirlettikleri tabakları bile toplamadan.  Bu çürümüşlük kapitalizmin geldiği en uç noktadır.” 

İşçi bu duruma karşı koyamıyordu, devrim, yoksulluğu artırmaktan başka işe yaramamıştı; 89’dan beri burjuvalar öyle oburca yiyip şişiyorlardı ki, işçiye, yalayacak çanak dibi bile bırakmıyorlardı.  (…) iş başına geçtikten sonra yoksulları, kendi eski pabuçları kadar bile düşünmeyen ve rahatına düşen herifler için oy vermek karın doyurmuyordu.  Yok, şu veya bu şekilde, ister kanunlar yaparak, dostça anlaşarak, ister vahşiler gibi her şeyi yakıp birbirini yiyerek buna bir son vermek lazımdı.  Bunu yaşlılar görmese bile çocuklar herhalde göreceklerdi, çünkü yüzyıl sona ermeden bir devrim daha olacaktı; bu defa işçilerin devrimi, toplumu yukarıdan süpüren, sonra daha temiz, daha adaletli bir şekilde yeniden kuran bir hareket olacaktı. (s.143)

                                                                                 

Raşel Rakella Asal

17 Mart 2015

 

Kaynakça

Yrd. Doç. Dr. Adnan MAHİROĞULLARI –  Endüstri Devrimi Sonrasında Emeğin İstismarını Belgeleyen iki eser:  Germinal ve Dokumacılar, Sosyoloji Konferansları Dergisi, Tubitak, Sayı 3.2005

 

YILMAZ Çetin, İşçi Sınıfı Bilinci Üzerine Güncel Yaklaşımlar, Çalışma ve Toplum dergisi, Sayı 3, 2013

MAKAL Ahmet. (2008). “Türkiye Emek Tarihinin Bir İzdüşüm Alanı Olarak Edebiyat”,  Çalışma ve Toplum. 2008/3: 15-43.

BAŞTÜRK Mehmet   - “Kara” Öyküler – Madenci Hikâyeleri

ZOLA Emile, Germinal,  Çevirmen Hamdi Varoğlu, Yordam kitap, Aralılk 2014

 

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/