Ürün Adı: 1950’lerin İzmir’inden Bir Kesit- Rızabey Aileevi
Ürün Kodu: 1583
Bu ürün 351 kez incelendi.

 “Tarih, bugünlerde, şimdiki zamanda geçmişin izlerini aramak değil,

geçmişte, geçmişin yıkıntılarında bugünün izlerini keşfetmektir.”


                                           Walter Benjamin 

 

     

 

Tarık Dursun K. bir İzmir sevdalısıdır. Onun eserlerini okumak bir bakıma İzmir’in semtlerinde dolaşmak gibidir.Gâvur İzmir Güzel İzmir adlı kitabının önsözü, İzmir sevgisini iki sözcükle anlatır. “ İzmir, Ah!” İzmir, Tarık Dursun K.’nın hikâyelerinin mekânıdır. Onun hikâyelerinde İzmir’i sokak sokak yaşarız. İmbatla Dol Kalbim, Ona Sevgimi Söyle, Hasangiller, Kopuk Takımı, Sabah Olmasın, Ömrüm Ömrüm gibi kitapları İzmir’de, Alireis Mahallesi’nde, Bostanlıköy’de, Havra Sokağı çevrelerinde geçen ilk gençlik yıllarının anılarıyla bezelidir. Tarık Dursun K.’nın işlek dili, onu kuşağının diğer yazarlarından hemen ayırır. Kahramanları sıradan dediğimiz insanlardır. Bu insanların diyalogları o kadar tanıdık gelir ki bize, sanki yanı başımızdadırlar. Kimi Basmane’nin hemen üst taraflarında, Kadifekale’nin eteklerinde bir yerde yaşar, kimi Gültepe taraflarında, kimi Balçova, Narlıdere… Sözgelimi, Hasangiller adlı romanındaki kahramanlar Küçükyalı, Konak, Çankaya ve Kemeraltı sokaklarını arşınlar, Alsancak’ın arka taraflarındaki fabrikalarda çalışan ‘küçük’, sıradan, kendi hallerinde insanlardır. İşsiz kalırlar, iş bulurlar, âşık olurlar, aşklarına karşılık bulamazlar, sevinirler, üzülürler, kendilerine özgü zayıflıklarını utana sıkıla yaşarlar.

Tarık Dursun K. İzmir hakkında şunları söyler: “Bütün sermayemi İzmir’den devşirdim ben. İzmir olmasaydı, ne yapardım, bilemiyorum. İzmir’den çıkacak daha o kadar çok konu ve insan kaynağı var ki. Herkesin “hayatı roman”, ama İzmirlinin hayatı da, romanı da çok değişik. Oradaki renkliliği başka hiçbir kentte bulamazsınız. Ben bulamadım, itiraf ederim.” (Adam Öykü no. 1)

Bir röportajında, “Ben bildiğimi, tanıdığımı, yaşadığımı yazarım. Bu yüzden kahramanlarım, içinde yaşadığım sınıfın insanlarıdır. Serüvenler, onların serüvenleridir.(...) Konu yerine hikâye olacak insanı seçerim” diyerek yaşanmışlığa verdiği önemi açıklar. (Feridun Andaç-Semih Gümüş, “Tarık Dursun K. ile dünden bugüne söyleşi, adam öykü, no. 1 Kasım-Aralık 1995)

Tarık Dursun K. l957’de yayımlanan “Rızabey Aileevi” adlı uzun hikâyesinde İzmir'e özgü bir yaşam biçimi olan Musevi aile evlerini ("kortejo") anlatır. 1950’lerdeki İzmir’in arka sokakları, gölgelere gizlenen yüzleri, unutulan tarihi dokusu Rızabey Aileevi’nin konusu olur.

“Kortejo” lar nedir?

İzmir’e özgü bir yaşam biçimi Musevi aile evleri “kortejo”, bir başka deyişle, İspanya’dan göç etmiş yoksul Musevileri bir araya toplamıştı.

Günümüzde Konak İzmir Kız Lisesi’nin karşısındaki “El Han de Las Kavras” yani “Keçiler Yahudihanesi”ndeki 1950’lerden önceki yaşamı Dr. Fikret Cevahirci, şöyle anlatır: “Yahudilerin İspanya’dan gelişlerinden beri bir getto içinde kendilerini emniyete alma, kalın duvarlar içinde yaşama gelenekleri var. Kendilerini mecbur hissediyorlar, kapıları gece belli saatte kapanır, anahtarlar odacı başındadır, herhangi ani bir olay, hastalık gibi, doğum gibi, olursa odabaşı gelip kapıyı açardı. Yani kendilerini emniyete almak için kurulmuş yerler bunlar. Ancak günlük geçinen fakir Yahudilerin oturduğu yerlerdi buralar. Erkekleri günübirlik işlerde çalışırlardı, hanımları evlere günlük çamaşır ve temizlik işlerine giderlerdi.”

1948’de İsrail Devlet’inin kurulmasıyla İzmir’den İsrail’e büyük göç olur, Rızabey Aileevi’nde yaşayan yoksul Yahudiler kenti terk ederler. Aynı yıllarda, sanayi ve teknolojinin gelişimiyle birlikte Anadolu’da göçe hazır bir nüfus oluşur. Göç bu nüfusun tek çıkış yoludur. Kentlerde ve tarımda makineleşmenin insan emeğine olan gereksinimi ucuz emek gerekliliğiyle birleşince büyük köylü nüfusun ilk önce yakın bölgelere göç ettiği görülür. Karataş Yahudihanesi, Rızabey Aileevi ismini alır; bu işçi sınıfının yeni konutları olur.

“Bu insanların çok şaşkınlık uyandıracak yaşam savaşları var” diyen Tarık Dursun K. henüz “apartman” geleneğinin oluşmadığı, 1950’lerin İzmir’ini serer gözümüzün önüne. Bir zamanlar yoksul Musevi ailelerinin boyoz pişirdiği avlularda, sübye içtikleri odalarda, o günler bambaşka hikâyelerle devam eder. 1492 yılında İspanya’dan Türkiye’ye gelen Sefarad Yahudilerinden sonra kortejolar hayatın sillesini yemiş, yalnız, tutunamamış, terk edilmiş, kaybolmuş, yaşamdan ümidini kesmiş yoksul halkın yeni mekânı olur.


1950’lerin kortejo/ailevleri dar bir koridor etrafında sıra sıra dizili tek göz odalardan oluşur. Avlu, kapı önlerinde oturmuş çiğdem çitleten kadınlar, ortalıkta koşuşturan çocuklar, iplere dizili çamaşırlar görüntüsü içindedir. Avlunun karşısında bir çamaşırhane, tuvaletler, banyo, lavabo ortak olarak kullanılır. Odalarda kalanların çoğu on yıllık, beş yıllık, iki yıllık sürelerde bu odaları evi gibi kullanır. Elektrik ve su yoktur. Avlunun ortasında bir tulumbadan su çekilir. Aile evlerinin cümle kapıları genellikle kapalı olur ve dışarıdan baktığınızda içerideki yaşamı göremezsiniz. Yabancıysanız sizi zaten içeriye de almazlar.

Tarık Dursun K. 1950’lerin Rızabey Aileevi’nin izini sürerken mekânı ve olayları sekiz ayrı anlatıcının bakış açısı ve anlatımıyla sunar. Diğer bir ifadeyle sekiz ayrı bölümden oluşan romanda anlatılanları, her biri ayrı bölümde konuşan sekiz ayrı anlatıcı takdim eder. Anlatımda kullanılan çoğulcu bakış açısı, okuru, tek bakış açısı ve anlatıcının monotonluğundan kurtarır; anlatılanları, estetize eden bu bakış açısı sentezlenerek çoğulcu bir perspektif oluşturulur. Karakterlerin iç mekân evden (RızabeyAileevi), dış mekâna sokağa ya da mahalleye ya da fabrikaya gitmesi, diyalogların ve olayların çoğalmasına zemin hazırlar. Değişik mekânlarda olaylar anlatılırken hem mekânlar hem de bu mekânları şekillendiren insanlar yoluyla bu insanların kimlikleri de belirlenmiş olur.

İnsan karakterini belirleyen temel unsurlardan biri, onun içinde yaşadığı çevre/mekândır. Dolayısıyla insan, içinde yaşadığı mekândan ayrı düşünülemez. O mekânda yaşayan insanların karakteri, sosyal ve kültürel kimlikleri ile ilgili pek çok ipucu verir. Anlatıcıların zihnimize çizdiği bu mekân aynı zamanda orada yaşayanların da açıklayıcısı olur. Kelimenin tam anlamıyla hayatın sillesini yiyen bu insanlar, genç, yaşlı, kadın erkek, aynı avlunun içinde, aynı kaderi paylaşarak hayata tutunmaya çalışırlar. Yaşadıkları mekân ortaktır, kaderleri ortaktır.

Allah gözlerini yeryüzüne çevirdi mi, ilkin Deveçıkmaz yokuşunu görür. Deveçıkmaz büyür, büyür, şehir kadar olur, sonra yine alabildiğine –hem bu kez yırtınırcasına- büyür, dünya kadar olur.” Roman bu giriş sözleriyle açılır ve hemen okur olarak anlarız ki yazar İzmir’in bu küçük köşesini mercek altına almıştır; Deveçıkmaz yokuşunu önümüze bir dünya kadar açacaktır.

Ve sonra ikinci cümle gelir:

“Deveçıkmaz öyle ahım şahım bir yokuş da değildir. Biraz kamburca, paket taşlı, iki yanı eski zaman evleriyle sıralı, kaldırımsız. Denize varmadan yokuşun sonunu bir ucundan tramvay yolu keser. Tramvay yolundan kurtulur kurtulmaz, denize yine çıkmaz. Geçkin, Osmanlı’dan kalma yalılar, bir de “Rızabey Aileevi”, önüne durur; geçit vermez.”

Bu ikinci cümlede mekân biraz daha açılır. Tasvire yaslanır, mekân gözümüzün önünde canlanmaya başlarken mekân hakkında ayrıntılara da girilir.

İç mekân olarak Rızabey Aileevi, “üç oda-tek katlı-bir yanda, üç oda öbür yanda, karşılıklı altı odadır. Sahibinin adı Rıza’ydı da ondan mı aldı “Rızabey Aileevi”, bilinmiyor. Komşu evlerin çoğunda Rumlarla Yahudiler oturur. Onlar da bilmezler. …”Rızabey”in şimdiki mal sahibi Davut’tur. Kör Davut derler adına, iki gözünün ikisi de bir kavgada akmışmış. Anlatırlar. İçti mi, kendi de anlatır.” (s. 6)

Rızabey Aileevi’nde oturanlar kendilerini Deveçıkmaz’lı bellerler. Deveçıkmaz’ın başında hemen, Yahudi Doktor Zibil’in muayenehanesi vardır. Vizitesi iki buçuk liradan sabahtan akşama –çoğu yoksul Türklerle Yahudiler, Rumlar- kim gelirse bakar. Dr. Zibil’den sonra bakkal Mustafafendi’nin “Doğruluk Bakkaliyesi”, Avram’ın balıkçı dükkânı, Şişman’ın kahvesi, Ali’nin “Bisiklet Evi”, Güzel İbram’ın berber dükkânı sırayı tamamlar. Rüzgâr esti mi, ötelerden denize akan bir lağım kokusunu da beraberinde getirir.

Mekânı aydınlatıcı giriş bölümünden sonra Hulusi, Kemal, Adanalı Şakır Usta, Eşrefpaşalı, Kürd Salih, Laz boyamacı, topal Tahsin’in, Bahriyeli Cemal’in hem iş dünyalarına hem de iş ortamlarına gireriz. Hulusi Kemal’i incir fabrikasında çalışırken tanır. Hulusi Kemal’i fabrikada kollar. Kemal onun kadar güçlü kuvvetli değildir. Kemal’in elinden kumar dümenleri gelmez. O, ya işçilik, ya da kâtiplik yapabilir ancak. Okuma yazması vardır, kafası işler. Bir yere işçi olarak girdi mi, üç gün sürmez, kâtip olur. İncir işinde de öyle olur. Kutucu olarak girmiştir, kantarcı kâtipliğine yükselmiştir. Meb’us gibi konuşur, ağzı iyi laf yapar. Diğer işçilere ukalalık taslar; önüne geleni haşlar, kutuları noksan diye geri çevirir. Kantarın başında durur, işçileri haşlar, bağırır, çağırır. (s.43) Sırf bu huyu yüzünden Hulusi ilk zamanlarda pek ısınmamıştır ona. Ama aradan zaman geçtikçe yakınlaşırlar.

Arkadaş olurlar, öyle bir dostluktur ki bu, günden güne içtikleri ayrı gitmez olur. Kör Davut’un işlettiği aile evinde oda kiralarlar, bitişikteki odada Tahsin, diğer odada Bakkal Mustafa komşularıdır. Hulusi’nin işi vardır. İşsiz olan Kemal’dir. Kemal kâtiplik yaptığı fabrikada grev yapmak isteyen işçiler tarafından iftiraya uğrayınca, işi bırakmıştır. Hulusi ona iş aramakta yardımcı olur. Çevrelerinde kumarhane vardır. İşçilerin toplandığı yerdir. Gizliden arka odalarda kumar oynanır (barbut, poker, kılıç) ; esrar içilir. Hulusi kumarda zar atmada ustalaşmıştır, bir takım kumar hileleriyle iyi para kazanır; bütün bu hileleri ona Bahriyeli Cemal öğretmiştir.

Mekân olarak Rızabey Aileevi, kurgulanan hikâyenin anlamını tamamlamada, anlatılanları anlaşılır kılmada ve neden-sonuç ilgisi kurmada başat öğedir denilebilir. Olayların kapalı mekân (Rızabey Aileevi) içinde geçmesi kahramanlarının iç sıkıntılarını anlatmak için uygun düşer. Olayların içerisinde geçtiği yer olarak Rızabey Aileevi aynı zamanda karakterlerin de açıklayıcısı durumundadır. Mekân, kurgunun sosyal ortamının temelini oluşturur.

En geniş anlamıyla mekân olarak Rızabey Aileevi işçi sınıfının vitrinidir; hayattan alınmış bir kesit şeklinde karşımıza çıkar. Böylelikle mekân, sadece olayların sahnesi olmaktan çıkar ve tüm anlatılanların açıklayıcısı konumuna yükselir.

Mekân gözümüzün önünde biçimlenirken Rızabey Aileevi’nin bir köy, şehir, sokak veya cadde gibi basit bir oluşum olmadığını anlarız. Söz konusu olan mekân bir düzen anlayışının sonucunda ortaya çıkmış kente ait olan bir birimdir. İçerisinde yaşayanlar için sadece bir yaşam alanı olarak algılanmaz; yaşananların en temel açıklayıcısıdır. Rızabey Aileevi, içinde yaşayanlara farklı farklı izlenimler bırakır. Rızabey Aileevi bu insanların “evi”dir.

Mekân, romanda öyle ön plandadır ki metnin başkahramanı anlatılan yer olarak karşımıza çıkar. Rızabey Aileevi anlatılanların sahnesi olmaktan, karakteri tanımada yardımcı olmaktan ya da kurgunun yansıttığı toplum yapısını anlatmaktan ziyade hepsinin ötesinde, metnin merkezindedir. Hikâyenin kahramanı Rızabey Aileevi’nin kendisidir; diğer karakterler ve olaylar Rızabey Aileevi başkahramanının besleyicisidir.

İç Mekân

Romanda mekân olarak Rızabey Aileevinin çeşitli işlevleri vardır. Her şeyden önce ve en azından olayların bir dekorudur. Ama genel olarak mekân olarak ailevi, şahısların içinde yaşadıkları, kendi oluşlarını fark ettikleri alandır. Bununla birlikte şahısların içinde bulundukları çevreyi algılayış biçimlerini, ruhsal, ekonomik durumlarını, karakterlerini açıklama yolunda okura imkânlar da sunar. Rızabey Aileevi şahısları tanıtma yollarının biri olarak dramatik bir iş de üstlenerek olayların yer aldığı temel öğe olurken olaya dâhil olan şahısların çevresini, algılayış şekillerini, o çevredeki ruh durumunu hatta karakterini etkiler. Rızabey Aileevi’ndeki her nesne veya her köşe, onun kişiliğinin bir parçası olur. Mekân olarak Rızabey Aileevi orada yaşayanlarla sıkı sıkıya bağlı ve kaynaşmış durumdadır. Mekândaki bir değişme doğrudan doğruya şahıslara ve olaylara da etki eder. Yeni gelen biri tüm dikkatleri üzerine çeker.

İnsan yaşadığı mekânla anlam kazanan bir varlıktır. İnsanın günlük yaşamı tamamen mekânla bir etkileşim ilişkisi içinde ilerler. Bachelard, Mekânın Poetikası’nda, ”Evimiz bizim dünya köşemizdir. Bizim ilk evrenimizdir” derken yaşadığımız mekânın önemini vurgular. Tarık Dursun K. anlatısını kurgularken mekânı işlevsel kılması bilinçli bir eylem olarak karsımıza çıkar. Mekân, romanda fon olmaktan öte olay ve kişiler üzerinde, belirleyici/yönlendirici temel unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmış olur.

Orada yaşayanlar Kapalı/Dar/İç Mekân olarak Rızabey Aileevi’nin oluşturduğu çemberin içinde kalmak zorundadırlar. Yaşadıkları yerden kopmuş, başka bir kente göçmüş bu kişiler Rızabey Aileevi ortamında yeni bir yaşam çemberi kurmuşlardır. Çalıştıkları iş ortamını paylaşan, birlikte yiyip içen kişilerden oluşan bu mekânda her biri için yeni bir yaşam başlamıştır artık.

Rızabey Aileevi hem kaçıştır, hem sığınaktır. Aileevi onlar için saklanmaktır, kurşundur, tabancadır, tutuklamadır, gözaltıdır, suçlamadır, kösteklemedir;(“Deveçıkmaz memleket mi? Dağ başı namussuz” (s.102) Kimin kimi kazıklayacağı, köstek olacağı bilinmez; herkes çıkarına göre dümen değiştirir. Kaypak bir ortamdır. Ama aynı zamanda dayanışma, desteklenme ve yardımlaşmadır. “…biz bu Kemal’le bir arkadaş olalım, bir arkadaş olalım, içtiğimiz ayrı gitmez oldu gün güne. Sevdim de sevdim. Göründüğü gibi değildi. “Hulusi öl şurda…” desin…” (s.61) Kâtip Kemal çalıştığı fabrikada iftiraya uğrayınca, polisten saklanmak için gideceği yer yine Rızabey Aileevi olur. Recep, Kemal’in durumunu şöyle anlatır: “Çok korkuyor zavallıcık, dedi. “Burası emniyetli yer halbuki, ama yine de korkuyor. Başından hiç geçmemiş olacak.” (s.133)

Topal Recep kendini şöyle tanıtır:

“Recep’te itlik vardır: kabul. Uğursuzluk, hırsızlık vardır: kabul. Kumar, içki: hepsi kabul. Ama Recep, namussuz değildir, namert, nankör değildir. Kalleşlik yoktur Recep’te. Kimse ne önümden ne ardımdan Recep geldi, ekmeğimizden tuzumuzdan yedi de şöyle bir namertlik yaptı dememiştir daha. Yapmam.” (s.135)

Michel Foucault, Ders Özetleri’nde, “Hapishane, hem farklı hem de bir başına kalmış mahkûmları birbirine karıştırarak mahpusken dayanışma kuran ve dışarıda bu dayanışmayı sürdüren bağdaşık bir suçlular toplumu yaratır. Hapishane, gerçek bir iç düşmanlar ordusu üretir,” sözleriyle kapalı mekân olarak hapishanelerin nasıl suçlu ordusu ürettiğine dikkat çeker.

Semih Gümüş şöyle yorum getirir. “Hapishane yalnızca içerde oluşmuyor. Dışarıda da var. Suçu üreten verimli koşullar ve suçluyu ezen toplumsal, törel baskılar kimileri için, dışarısını da hapishaneye dönüştürür. Demek ki, kötü’yü yaratan koşullar vardır.”

Tezer Özlü, Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde evinden bunaldığı zamanları şu cümlelerle ifade etmeye çalışır: “Öfke içinde büyüyoruz. Oturduğumuz semte, sokağa, odalara, eşyalara, kış aylarında güçlükle ısıttığımız, eskimiş, ortası çukur pamuk yataklara öfke duyarak büyüyoruz.

İşsizlik hayat karşısında heyecanın da yitirilmesine neden olur. Çoğu aynı kaderi paylaşan insanlardır. Bazıları mevsimlik işçilerdir. İncir işlenme mevsimi boyunca çalışıp, mevsim kapanınca her biri bir yana dağılan işçilerdir. (“İncir mevsimi kapandı. Mağaza da kapandı tabii. Çiçi’ler, Hanife’ler, Raziye kızlar, her biri bir yana dağıldılar.” (s.61) İş arayan insanın gergin ortamı verilir. İş bulmuş olmak, bir işyerinde çalışır olmak– işçiyi tanımlayan en önemli unsurdur. İşçilerin kendi aralarındaki sohbet iş bulup bulamadıkları üzerine oluşur; dışarıdan gelen işçiler iş bulup bulmadıklarını sorarak karşılanır; iş bulmuş olmak en büyük müjde, sevinç kaynağıdır, dışarıda artık ezik hissetmeyecektir. Mekânın havası hemen değişir. Adeta bayram havası yaşanır. Böylece işsiz insanın nasıl bir bekleyiş içinde olduğu verilir.

İnsanın zaman ve mekânla olan ilişkisi, doğumuyla birlikte başlayıp ölümüne kadar uzun bir süreci kapsar. İnsan, yaşadığı mekânla anlam kazanan bir varlıktır. İnsanın ilk mikro evrenini ve aidiyetini oluşturduğu yer evidir. İnsanın aidiyeti, evi gibi dar, kent ya da ülke gibi geniş mekânlar arasında gidip gelerek şekillenmeye başlar. Onun için ilk etapta en önemli mekânı evi oluşturur. Çünkü “ev”, dünyaya gözlerin açıldığı ve kimliğin oluşmasında etkin bir rolü elinde bulunduran bir mekândır. Walter Benjamin, Pasajlar’da, iç-mekânın insanın üzerinde önemli bir rolü olduğunu şöyle vurgular:

“İç mekân, bireyin yalnızca evreni değil, aynı zamanda mahfazasıdır. Bir mekânda yaşamak, orada izler bırakmak demektir.”

Rızabey Aileevi’nde yaşayanlar kalpleri ve yüzleri birbirine dönük yaşarlar. İçinde yaşadıkları fizikî doku, onlar için bir hâtıra parçasıdır, sıradan bir mekân değil. Ev her nesneyi biriktirdiği gibi anıları, yaşantı parçalarını da biriktirir. Rızabey Aileevi’ndeki yaşam o kadar belirleyici olur ki, orada yaşayanların hayatlarının sonuna kadar hafızalarında yer edinen, varoluşlarını tanımlayan bir mekân olur. Bu noktada Rızabey Aileevi, sadece mimarî bir yapı değil, onun da ötesinde sosyolojik ve kültürel bir mekâna dönüşür. Evin barınma ve korunma gibi insanı dış dünyanın tehlikelerine karşı koruyan sığınak olma işlevinin yanı sıra, anılar zinciri oluşturarak insanda aidiyet duygusu uyandırması da bir diğer yönüne işaret eder. Gaston Bachelard, “Mekânın Poetikası”adlı kitabında, “evin, insanın düşünceleri, anıları ve düşleri için büyük tümleştirici güçlerden biri olduğu” tespitini yapar.

Rızabey Aileevi; duvarı, kapısı ve avlusuyla dış dünyaya karşı bir sınır çizmiş, kendini koruma altına almıştır; dışarıyla bağlantısını duvar, kapı ve bahçe gibi unsurlarla kesmiştir. Burada duvar, kapı, avlu ve pencere gibi unsurlar, evin bir parçası olmakla birlikte insanın çeşitli yaşam alanlarını da işaret ederek metaforik bir anlam kazanırlar.

Oda

Rızabey Aileevi’ndeki odalara güneş ışığı yeterince girmez. Örümcek ağlarıyla örülü bu odalar iki somya alacak büyüklüktedir; tavanları da alçaktır. Sıvası dökülmüş nemli duvarların ardında böcekler ve tahtakuruları yuva yapmıştır. Kirli beyaz duvarlarda bekârlar gazetelerden kestikleri çıplak artist resimleri yapıştırmışlardır. (s.13) Mekân olarak Rızabey Aileevi, kapalı/dar oda, içinde yaşayanların hayata karşı olumsuz bakmasına neden olan bir yere dönüşür. Kapalı mekânların kişi ya da kahraman üzerindeki olumsuz etkisini Ramazan Korkmaz, Sabahattin Ali, İnsan ve Eser kitabında şöyle açıklar:

“Mekân, onun karşısında hayatın olumsuz yönlerini temsil eder. Adeta, kahramanı tahakkümüne almış durumdadır, onu ezmektedir.”

Ev; duvarı, kapısı ve bahçesiyle dış dünyaya karşı bir sınır çizerek diyalektiğini somutlaştırır. Ancak dışarısı; sesiyle, ışığıyla ve kokusuyla içeriye sızar ve içerdekinin zihnini karıştırarak buranın bir “hapishane” olduğu fikrinde kişiyi düşündürmeye başlar. (Narlı, 2007: 146)

Her odada aynı karmaşa, aynı dağınıklık hâkimdir. Düzen yoktur. Çevrelerinde dönen oyunları anlayamazlar; kim kimin düşmanı, kim kimin dostudur bilemezler. Tüm olumsuz koşullara rağmen vazgeçemezler. Sahip oldukları tüm araçlarla mücadele ederler. Ama ne yazık ki bu çıkmazdan kurtuluş şansları yoktur. Bu nokta romanın Kafkaesk yönünü oluşturur. Bu bağlamda Rızabey Aileevi eserde yeni anlamlar yüklenir.

Pencere

Pencere, evin dışarıdan ışık almasını ve içerinin dışarıya bakmasını sağlayan içeri ile dışarı arasındaki bir bölge, bir eşiktir. Pencere ve onun sağladığı görme yetisi, evin en hayatî aktivitelerinden biri olarak ev mimarisinin önemli bir öğesidir. Oysa bu insanlar karanlık, sımsıkı kapalı odalarında, daracık bir dehlizde kıstırılmışlardır.

Kemal, Fatma, bir de ben elbirliğiyle ilave odayı döşedik. Tepede bir penceresi de vardı. Kör kör ışık veriyordu içeriye.” (s.97)

Karanlık, ışıksız bir yaşama geçişleri böyle olur. Bütün kontrol mekanizmalarının yok olduğu, bütün planlarının paramparça olduğu bir durumla karşı karşıya kaldıkları umarsız bir durum içinde bulurlar kendilerini.

Duvar

İçeri ve dışarı arasında kesin çizgileri çeken ve mekânların kapalı bir alana dönüşmesini sağlayan mimarî unsurun başında duvar gelir.

Duvar, bir korunma unsuru olarak inşa edilmekle birlikte dış dünyanın aşağılayıcı bakışlarına karşı da onları korumayı üstlenmiştir. Böylece duvar (dışarıdakilere kapalı olan bu mekân/ Rızabey Aileevi) yoksulluğu, rezilliği, o mekânda yaşanan pejmürdeliği örtme işlevini üstlenmiştir. Bu dar alanda kıstırılmış, adeta tutuklanmıştırlar. Ve yine bu dar alanda her şeye hazır olarak yaşarlar: yalnızlığa, zorluğa, tükenişe… Yüreklerinin sıkıştığı, bastırılmışlık duygusu içinde, utanç içinde bir yaşamdır bu. Yüzyüze gelmek istemedikleri, kendilerini sakınmaya çalıştıkları bu mekânda duvar onları koruma işlevini üstlenmiş olur.

Kapı

Kendine sınırlar çizmek insanoğlunun en temel özelliklerinden biridir. Fakat insan bu sınırları kaldırıp (yani kapıyı açıp) tekrar dışarıya çıkabilir. İçeri ve dışarı arasında bir köprü ya da bir sınır vazifesi gören kapı, açılma ve kapanma gibi iki özelliğiyle Bachelard’ın deyişiyle “aralık kalma acunudur.”  Köprü ve kapıya sosyolojik anlamlar yükleyen Georg Simmel, “Köprü ve Kapı” adlı makalesinde kapının birleştirici ve ayırıcı vasfına dikkat çektikten sonra, “içerisi ve dışarısı arasında bir ayrıklığı giderdiğini” ifade eder. Kapının açık olma ihtimaline karşı kapanmasının duvarın vereceğinden daha güçlü yalnızlık hissi vereceğini de belirtir.

Dış mekân/Sokak/Fabrika

Rızabey Aileevi’nde yaşayanların hayatı sokaklarda, iş arama peşinde geçer. Çevrelerindekiler çalışarak değil, hilekârlıkla, entrikayla bir yerlere gelen kişilerdir. Çalışma alanları fabrika ve sokaktır. Fabrika kapısı önünde bekleyen, fabrikadaki işlerini kaybetmekten korkan bu “aylak kimseler”, işverenler tarafından kolayca sömürülmektedirler. “İncirde neler çektiğimizi daha unutmadım. Canı cehenneme fabrikaların.” (s.42) Elverişsiz şartlarda çalıştırılan bu insanların hiçbir sosyal güvenceleri olmadan bu koşullara itiraz etmeyecekleri, grev yapamayacakları işverenler tarafından bilinmektedir. Başlarında onların hakkını savunacak biri de yoktur. Bazıları yıllarca kaçak çalışmış, doğduğu memlekete hasret yaşamıştır. Eğitimsiz olduklarından köyü/kasabayı bırakıp kente göçtüklerinde de (“Aydın’dan yeni geldi. Şehrin yabancısı. Bir oda bulalım ona.” (S.63) beraberinde getirecekleri bir iş becerileri de yoktur. (“serseriliğe vurdurduk, okuyamadık.” (s.129) Göç olgusu, hayattaki fırsatlarını artıran bir olgu olarak tanımlanır.

Bu noktada sokak, kopukluk, düzensizlik, başıboşluk, kimsesizlik kavramlarını karşılar. “Dünya kötülemiş! İnsanın bir gözünden öteki gözüne güveni yok…” (s.82)

Toplumun sosyal ve ekonomik şartları bu kesimdeki insan grubuna doğrudan yansır. Kurnazlık, fitnecilik, hırsızlık, gaddarlık, zulüm… Hayatın bir kenara ittiği bu insanlar, hayat mücadelesini normal yoldan sürdürmezler. Önünden geçeni tilki gibi kollayan, gözüne kestirdiğinden para isteyen, karşısına çıkanı av olarak gören insanlardır. “Kocakafa Niyazi dünyanın fırıldağını çevirmiş, tonla para vurmuş, tam işten çekilip başını dinlendireceği sırada bir gece kim vurduya gitmişti.” (s.89)

Yoksulluk onlara hayallerini gerçekleştirme olanağı vermeyen bir engeldir. Onları kıskıvrak yakalayıp, ezendir. Yoksulluğun yok edici gücü karşısında çaresiz kalışlarından gelen bir tragedyadır söz konusu olan. Okuyup iyi iş bulma, hayallerini gerçekleştirmek için uzun bir yoldur. Onlarsa sadece yetenekleri ile bir yerlere gelebilecekleri inancındadırlar.

(…elde yok, avuçta yok. Zenaat desen arama. Bütün bilip bileceğimiz kâğıt düzmek, aşığı cuk oturtmak, zarı hep yek’e atmak…(s.62) Bu inanç toplumun tetiklediği bir hazıra konma düşüncesinin ürünüdür. Bu düşünceye bel bağlamaları doğaldır.

Sokak ya da Dışarısı

Sokak çok çeşitli insan tipleri ve canlı bir yaşam dinamiğiyle baskıcı ve otoriter bir sistemin karşısına çıkarak insana yaşama alternatifi sunan bir mekân olarak görülür. Ayrıca sokak, Osmanlı’nın çok çeşitli etnik kökene sahip heterojen yapısını göstermek bakımından da çizilmiş bir minyatür mekân olarak romanda yerini alır. “Komşu evlerin çoğunda Rumlarla Yahudiler oturur. (…) Günde kırk kere “ekşi limonlu” salatalık turşusu satan, kavrulmuş kavun karpuz çekirdeği satan, “sübye” satan Yahudiler uğrarlar “Rızabey”e.”( s.6) Dışarıdan gelenler kışın balık tutmaya, yazın yüzmeye gelen Yahudi çocukları, Rum çocukları; kopkoyu esmer, kirli suratlı Çingene çocuklarıdır.

Kimi kez özgürlüğün kimi kez de yalnızlığın ve kimsesizliğin mekânıdır sokak. Rızabey Aileevi’ndeki sınırlı ve korunaklı yaşama karşılık, sokak bir o kadar sınırsız ve bir o kadar da kaotik bir yaşam dinamiğini elinde barındırır. Sosyal bir varlık olan insan, ayrıca evinden/içerden sokağa/dışarıya çıktığı zaman bir başka evrenle, bir başka yaşamla karşı karşıya gelir. Birbirinden farklı insanları içinde barındıran sokak, meydan ya da hepsini içine alan mahalle bu durumda insanın yeni bir evreni olma yolunda önemli bir mekânını oluşturur.

Sokak, evin dışındaki dünyayı işaret eder.

Mickey Spillane’in My Gun is Quick adlı romanın başlangıcında dış dünya şöyle tanımlanır: “Dışarıda gerçekten olaylar oluyor… Artık Colosseum yok, ancak şehir çok daha büyük bir arena ve çok daha fazla insana yer var. O keskin pençeler yırtıcı hayvanların pençeleri değil artık, ama insanın pençeleri çok daha keskin ve kötü olabilir. Uyanık ve becerikli olmalısınız, yoksa yutulanlar arasına karışırsınız… Uyanık olmak zorundasınız. Ve becerikli. Yoksa sizi öldürürler.”(Umberto Eco’dan akt.)

Dolaşmadığımız sokakları, girip çıkamadığımız evleri, tanıklık edemediğimiz yaşantıları ancak bir edebi eseri okurken yaşarız.  Edebiyatı kalıcı kılan da bize sahicilik hissini vermesindendir. Tarık Dursun K., Rızabey Aileevi romanında insanı, küçük insanın birey olarak yaşadıklarını, Rızabey Aileevi’nin içine sıkışmış hallerini anlatıyor; onları görünen yüzleriyle değil, bizim göremediğimiz gizleriyle ortaya çıkaran bir yazarla karşı karşıya geliyoruz. Toplumsal hayatın karmaşasında, işçi sınıfının çaresizliğini, korkularını, zorluklarını ve bitmeyen acılarını anlatırken bu insanların yoksulluğun yok edici gücü karşısındaki çıkmazından söz ediyor. Onların kaygılarını, korkularını, acılarını, umutlarını, umutsuzluklarının anlama çabasının ürünü olan Rızabey Aileeviromanı bu yönüyle dar bir mekânda hapsolmuş işçi sınıfının çözümlemesidir.

 

 

Raşel Rakella Asal

15 Kasım, 2014

 

 

KAYNAKÇA

Bachelard Gaston, Mekânın Poetikası, İthaki Yayınları, 2013

Benjamin Walter, Pasajlar, çeviren Ahmet Cemal, YKY, Şubat 2011

Gümüş Semih, Yazının Sarkacı Roman, Can yayınları, 2011

Fedai Özlem, Tarık Dursun K., Karşıyaka Belediyesi Kültür Yayınları, 2008

Tarık Dursun K. ile Dünden Bugüne, Adam Öykü, Sayı 1, Kasım-Aralık 1995

ECO Umberto, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, (çeviren Kemal Atakay), Can Yayınları, 1996

Tarık Dursun K. Rızabey Aileevi, Cumhuriyet Kitapları, 4. Baskı, 2008

http://www.cengizdagci.org/files/m.narli_balikesirww.sosyalarastirmalar.com/cilt3/sayi11pdf/sengul_mehmetbakir.pdf

http://sakaryaedebiyat.com/?p=234

Simmel Georg, “Köprü ve Kapı http://www.web-ceviri.com/ceviri-metni/kitap-cevirisi/ingilizce-kitap-cevirisi-1428

 

Bize Ulaşın

Adres: - Alsancak / İZMİR

Telefon: 0232 222 33 11

E-Posta: rakelasal@gmail.com

Web: http://raselrakellaasal.com/